30 Aralık 2012 Pazar

açık



Geceleri korkulu yollara gittiniz mi
Biz çok şeyi vakit yok pek kısa geçiyoruz
Limanda bilinen gemiler oysa açıklardadır
Kullanırız bir sözü ama hangi anlamda?

İnsan duyar bir yerde birdenbire uyanıp
Bir elin bir ışığı neden söndürdüğünü
Yandaki odalarda her zaman hasta vardır
Sağır duvarlarda eski inilti
Şiirlere üşenmemiz bir yerde iyidir
Hiç işittiniz miydi?

Bir top çizer havada, uzunca bir eğri
Ayağına, belki kader, geçmiş gün, bir kadının
Düşer bir karanfil.. (neyse kısa keselim)
Soğurken bir ölü, çok ince bir eli
Tutup ısıttınız mı?

Aşınmış tahtaları kim yeniler gelince
Döner azdan başımız, sonra uzar ıssız kır
Bir bizdik san sen, oysa gelir hep biri
Kurar yeni barınak kullanıp aynı taşları
Yani ne mi diyorum, çok kurak tarla
Çünkü asıl şiirler bekler bazı yaşları.


Behçet Necatigil

gökyüzünde bir kamera var.


“Yaşlı adam yokuşun bitimindeki kulübesinde uyuyordu. Yüzükoyun yatmıştı ve çocuk hala yanında oturmuş onu izliyordu. Yaşlı adam düşünde aslanları görüyordu.”


29 Aralık 2012 Cumartesi

yine sordum çiçeğe


sordum sarı çiçeğe

Sordum sarı çiçeğe benzin neden sarıdır
Çiçek eydür ey derviş ahım dağlar eridir
Yine sordum çiçeğe sizde ölüm var mıdır
Çiçek eydür ey derviş ölümsüz yer var mıdır

Yine sordum çiçeğe kışın nerde olursuz
Çiçek eydür ey derviş kışın türab oluruz
Yine sordum çiçeğe tamuya girermisiz
Çiçek eydür ey derviş ol münkirler yeridir

Yine sordum çiçeğe uçmağa girermisiz
Çiçek eydür ey derviş uçmak adem şehridir
Yine sordum çiçeğe gül sizin neniz olur
Çiçek eydür ey derviş gül Muhammed teridir

Yine sordum çiçeğe Ademi bilirmisiz
Çiçek eydür ey derviş Adem binde biridir
Yine sordum çiçeğe kırkları bilirmisiz
Çiçek eydür ey derviş kırklar Allah yaridir

Yine sordum çiçeğe rengi kandan alırsız
Çiçek eydür ey derviş ay ile gün nurudur
Yine sordum çiçeğe boynun neden eğridir
Çiçek eydür ey derviş kalbim Hakka doğrudur

Yine sordum çiçeğe atan anan var mıdır
Çiçek eydür ey derviş bu ne aceb sorudur
Yine sordum çiçeğe sen Kabeyi gördün mü
Çiçek eydür ey derviş Kabe Allah evidir

Yine sordum çiçeğe bahçene girsem nola
Çiçek eydür ey derviş kokla beni geri dur
Yine sordum çiçeğe sen Sıratı gördün mü
Çiçek eydür ey derviş cümlenin ol yoludur

Yine sordum çiçeğe gözün neden yaşlıdır
Çiçek eydür ey derviş bağırcığım başlıdır
Yine sordum çiçeğe Yunusu bilirmisiz
Çiçek eydür ey derviş Yunus kırklar yarıdır

"ben karşıma çıkan her şeyden / bana geçecek bir ölüm aradım" osman özbahçe


27 Aralık 2012 Perşembe

tahattur


Bir Acem bahçesi, bir seccâde, 
Dolduran havzı ateşten bâde...
Ne kadar gamlı bu akşam vakti...
Bakışın benzemiyor mu'tade.

Gök yeşil, yer sarı, mercân dallar,
Dalmış üstündeki kuşlar yâda;
Bize bir zevk-i tahattur kaldı
Bu sönen, gölgelenen dünyâda!


Ahmet Haşim

o belde





Denizlerden
Esen bu ince hava saçlarınla eğlensin.
Bilsen
Melal-i hasret ü gurbetle ufk-ı şama bakan
Bu gözlerinle, bu hüznünle sen ne dilbersin!

Ne sen,
Ne ben,
Ne de hüsnünde toplanan bu mesa,
Ne de alam-fikre bir mersa,
Olan bu mai deniz
Melali anlamayan nesle aşina değiliz.
Sana yalnız bir ince taze kadın
Bana yalnızca eski bir budala
Diyen bugünkü beşer
Bu sefil iştiha, bu kirli nazar,
Bulamaz sende bende bir mana,
Ne bu akşamda bir gam-ı nermin
Ne de durgun denizde bir muğber
Lerze-i istitar ü istigna.

Sen ve ben
Ve deniz
Ve bu akşam ki lerzesiz sessiz
Topluyor bu-yı ruhunu guya,
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak
Bu nefy ü hicre müebbed bu yerde mahkumuz..

O belde?
Durur menatık-ı düşize-i tahayyülde;
Mai bir akşam
Eder üstünde daima aram;
Eteklerinde deniz
Döker ervaha bir sükun-ı menam.
Kadınlar orda güzel, ince, saf, leylidir,
Hepsinin gözlerinde hüznün var
Hepsi hemşiredir veyahut yar;
Dilde tenvim-i ıztırabı bilir
Dudaklarındaki giryende buseler, yahut,
O gözlerindeki nili sükut-ı istifham.
Onların ruhu şam-ı muğberden
Mütekasif menekşelerdir ki
Mütemadi sükun u samtı arar;
Şu'le-i biziya-yı hüzn-i kamer
Mülteci sanki sade ellerine.
O kadar natuvan ki, ah, onlar,
Onların hüzn-i lal ü müştereki,
Sonra dalgın mesa, o hasta deniz
Hepsi benzer o yerde birbirine..
O belde
Hangi bir kıt'a-i muhayyelde?
Hangi bir nehr-i dür ile mahdüd?
Bir yalan yer midir veya mevcud
Fakat bulunmayacak bir mela-ı hülya mı?
Bilmem. yalnız
Bildiğim sen ve ben ve mai deniz
Ve bu akşam ki eyliyor tehziz
Bende evtar-ı hüzn ü ilhamı,
Uzak
Ve mai gölgeli bir beldeden cüda kalarak,
Bu nefy ü hicre müebbed, bu yerde mahkumuz.

Ahmet Haşim.

25 Aralık 2012 Salı

gabriel garcia marquez



Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni
ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama
en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve
düşünürdüm.
Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim.
Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye
boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm.
İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.
Baskaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken
uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı
dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.
Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir,
sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.
Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve
güneşin göstermesini beklerdim.
Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti
şiirleri okur ve serenatlar söylerdim.
Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını
hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.
Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı... Gün geçmesin ki,
karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve
erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna
ederdim. Ve aşk içinde yaşardım.
Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne
kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr.
Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak
sağlardım.
Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini
öğretirdim.
Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm
insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların
zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.
Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu
kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim.
Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim
pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir
şekilde...
Artık ölebilir miyim?"

yaş değiştirme törenine yetişen öyle bir şiir / edip cansever


Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç
Yağmurlar altında gördüm, kadeh tutarken gördüm de
Bir kıyıya bakarken, bakarkenki ağlayan yüzünle
Ve yarışırsa ancak Monet'nin
Kadınlarına yaraşan giysilerinle
Gördüm de
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Öyle kısaydı ki adımların, diyelim bir yaz tatilinde
Bir otel kapısının önünde, tahta bir köprünün üstünde
Bir demet çiçekle paslanmış bir kedi arasında
Öyle kısaydı ki adımların
Şöyle bir bardak yıkayışının vaktiyle
Ölçülür ve denk düşerdi ancak
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Yok bir yanıtın "nereye" diyenlere
Bir buz titreşimi gibi sallantılı ve şaşkın
Ve çabuk bir merhaban vardır bir yerden gelenlere
O bir yerler ki, diyelim çok uzak olsun
Sen gelmiş gibisindir oralardan, otobüslerden
Yollardan, deniz üstlerinden topladığın gülüşlerle
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Seni görünce dünyayı dolaşıyor insan sanki
Hani Etiler'den Hisar'a insek bile
Bir küçük yaşındasın, boyanmış taranmışsın
Çok yaşında her zamanki çocuksun gene
Ben seni uzun bir yolda yürürken görmedim ki hiç.

Mart ayında patlıcan, ağustosta karnıbahar
Mutfağın mutfak olalı böyle
Bir adın vardı senin, Tomris Uyar'dı
Adını yenile bu yıl, ama bak Tomris Uyar olsun gene
Ben bu kış öyle üşüdüm ki sorma
Oysa güneş pek batmadı senin evinde
Söyle
Ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç.

karanlıkta


kibrit çakıyorsun karanlıkta
badem çiçeklerini görmek için
ve mart denizlerinde 
tedirgin bir çift sarnıç gemisi gözlerin
bir iş açacaksın sen başımıza
yangın mı olur artık, bahar mı?

can yücel

24 Aralık 2012 Pazartesi

sevgi duvarı:



Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat–sevicileri
Derdim gülüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi

Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi


CAN YÜCEL

21 Aralık 2012 Cuma

şehidet’in erken günlerini anarak





XXIII

BİZ BİR MEKTUBU ZARF İÇİNDE BIRAKMAYIZ
BİZ BİR İHTİLALE KÖPRÜLER KADAR BİLE ŞAŞMAYIZ
SEN BİR İHTİLAL GİBİ NEŞELİ KÖRLÜK
İHTİLALDEN DAHA SAĞLAM ADIMLARLA GELİRSİN
BİR YÜK TİRENİYLE YARIŞAN HAKİKİ ATLAR SENİ
HÜRRİYETTEN DAHA GENİŞ ALANLARA GETİRİR
ORDA SENİ ÇAĞIRIR GİBİ EN GÖĞSÜ GENİŞ HATİPLER
BOŞLUĞU TOKATLAR
ORDA ASKERLER SENİN ADIMLARINA ADIMLARINI SÜREREK DOLAŞIRLAR
BİR GÖLGE DE OMZUNA OMZUNA ABANIR ORDA
HER CUMA SABAHI ORDA BİR İHTİLAL KARARLILIĞINDADIR
BİZİM ELİMİZ GENE EN ÇOK CUMA SABAHLARI SIKIŞIR
CUMA
KINALI BİR EL KAR YAĞARKEN
YAĞINCA
YAĞDIKTAN SONRA ANLAŞILIR ORDA KANLI BİR ELDEN
HER YERDE AKLA BİR ŞEHİT GETİRİR ENDİŞELER
KÖR BİR NEFER
OYSA HENÜZ ÖLMEMİŞTİR
NE DE BİR TENHA ARAR AÇMAK İÇİN MEKTUBUNU
ONUN TENHASI ŞÜPHEDİR
ŞÜPHE
GÜREŞE VE GÜNEŞE DOYMAYANLARIN
İHTİLALE TEŞNE VE İHTİLALDEN DAHA HAZIRLIKSIZ
İSYANINA KARŞI MEŞAKKATLER KURAN GERDEK
GÜNEŞ
DEMİRDEN TAN
KIYAMETTEN FECİR
PAMUK TARLALARINDAN SABAH DİLENEN
BİR MEDENİYETİN ISSIZ NEŞESİ GÜNEŞ
BİR ARI IŞILTISI DÜŞER ONDA KAPKARA BİR ÖRÜMCEĞİN
AKAĞINA
ONDA BİR HIRSIZ NEŞESİDİR GECE FENERİ
ONDA İDAM SABAHI GEÇ KALKILIR
ONDA HÜRRİYET DE BALKONA ÇIKMIŞ BİR KADIN
ONLAR EN ÇOK BİR MEKTUBUN HİTABINA BAYILIRLAR
SENİNSE BİR MEKTUP HİTAPSIZ DÜŞÜNCE AYAĞINA
AVUÇLARIN TUTAR YANAKLARINI
PARMAKLARIN SAÇLARINA KARIŞIR
AĞLARSIN

Hakan Arslanbenzer



19 Aralık 2012 Çarşamba

KUYUYA DÜŞEN ÇOCUK! ÇOK YAŞA E Mİ....


lodos fırçası…


İstanbul’un aklını asıl karıştıran lodostur. Yalnız bu bir çocukla oynanan sevimli oyunlara benzer. O sebepten çocuğun mu aklı karışır yoksa çocuk kendi saflığıyla asıl akıl karıştıran mı olur, bilemezsiniz.

Oynamaya doyamazsınız. Saatler erir, bilmeceler bulmacalara, dil oyunları beden bükülüşlerine katılır. Hatta, bazen elinde öyle bir fırça vardır ki bu çocuğun, deha bir ressa
m gibi sağdan soldan darbelerini indiriverir. Renk renge şekil şekile girer. Günlerdir gelip geçtiğiniz, gözünüzün alıştığı, seslerine aşina olduğunuz sokak onun darbeleriyle yabancılaşıverir, sizi bir diri yabansılık kaplar. Eğer bu şehri, İstanbul’u o bitmeyen yüzleriyle tanımak istiyorsanız lodosta kendinizi dışarı atın, yeter. Lodosu bekleyin. Lodosu fark edin. Onun tatlı balayını gözleyin.

Lodos aynı zamanda eli sabunlu eski zaman kadınlarına benzer ki, bu yüzü çamurlanmış, orası burası terden kirden çapaklanmış çocuğu başına vura vura paklar, temizler, sonra da kurulayıp köşesine oturtur. Aralık ayının sonbahar hüznüne eş içli bir ılıklık taşıdığı şu saatlerde dışarıya bakıyorum. Şimşeklerin dindiği, dipten gelen gök homurtularının sakinleştiği anlarda akşam, bütün erken saadetiyle inmiş de sanki uzun masalın dilini örüyor. Ve yağmur, nazlı nazlı, döne dolana, şiddetlene sakinleşe o dili döküyor. Hafıza telaşına düşmüş bir erişkin gibi aklının uzak kıyılarını da yokluyor. Yağmura ve rüzgâra direnen inatçı incir dalları, pır pır dönerek inen koyu sarı akasya yaprakları, gölge mağruru çitlembikler yağmurun kurduğu saltanata hizmet ediyorlar. Tabiat çocuk elinde fırça çalışıyor, hoyratça.

İstanbul, güneyden ve batıdan lodosa açık bir şehirdir. Hatta lodos bütün saltanatını en çok burada kurar. Çok yukarıdan, Trakya’nın saadetli kıyıları denizle öpüşür, Gelibolu yarımadasından, Doğu Marmara’nın saltanatla yaslandığı Gemlik Körfezi’ne kadar lodos sonsuz bir akış alanı bulur. Sonunda, Marmara içlerinden süzüle süzüle gelen lodos hışmı, Moda açıklarında, Sarayburnu sahilinde patlar, Üsküdar, Salacak eteklerinde perde perde yükselir, Yenikapı’dan neredeyse Tekirdağ açıklarına kadar hükmünü icra eder. Yüksek ve pençeli dalgaları, içinde taşıdığı ılık rüzgârla önce denizi sonra da şehri dalgalandırır. Başını döndürür. Nefes almasını zorlaştırır. Gözlerini nemlendirir. Başını ağrıtır. Kimse, kimse istemez bu sevimli barbarı, bu çılgın ressamı. Bu yaramaz oyunbaz çocuğu. Bu ne zaman şaha kalkacağı bilinmez gelin atını… Lakin gelir o. Karışa karıştıra, yüksele ine gelir.

İşin erbabı bilir ki lodos habercidir. Tabiatın kendi içinden geliştirdiği fısıltılı dil, lodosun ağzından ham notalar halinde sağa sola savrulur, kıyı bucak saçılır. Bu vaktin lodosu başka mevsimlerin savrumundan farklıdır. Refik Halid ve Tanpınar üstadlarımız bu konuların öncü bilicisidirler fakat bizim gördüklerimizi de onlar görmezler. Zaman denilen şey kendisini eskiterek yenilenir. Bir de onların yakalarını kaldıran lodos, sigaralarını yakmaya izin vermeyen lodos, bir tabiat kazası gibi değil bir uzaklardan gelen özlenmiş dost ziyareti gibi haneyi şenlendiren lodos başkadır. Huzur romanı yazarının bu konudaki dikkatleri hem çok keskindir hem de kurduğu ilgiler alabildiğine çeşitlidir. ‘Lodos İstanbul’un hem afeti hem de lezzetidir’ ona göre. Sisten, lüferden birlikte söz açar. Olsun, bizim de eksik değil, ne lüferimiz, ne de beklediğimiz sisimiz. ‘Hilkat günlerini andıran sislerini görmüşüzdür İstanbul’un’. Üstelik, lodosun her pençesinde muzdarip paşaların, kavukları Ahırkapı önlerinde düşmüş vezirlerin, Sarayburnu’na ebediyen gömülmüş öfkeli Nefi’nin de sırları barınır, sanırız, biliriz. Ağzımızdan çıkarken savrulan söz denize düşmez ruha konar, inanırız.

Tabiatın omuzlarımıza attığı şal...

Bu inanç, bu sanı, sanrı bile olsa, hep bilir, görür ve duyarız ki, lodos bir yeni zaman terk edilmişliğiyle de konar şehre. Eğer bitip tükenmeyen günlük politika kavgalarına, hiçbir söz burcuna hiçbir beyaz bayrak dikemeyecek gençlik atışmalarına bıyık altından gülme erginliğine varmış hissediyorsanız kendinizi, iptal edilen deniz seferlerinin, çalışmayan vapurların, ters dönmüş şemsiyelerin ötesinde, lodosun ressam fırçasının izlerini takip edin derim. Ondaki lezzeti, ondaki yeniliği içinize çekin. Dalgalarına, kıvrımlarına, minyatürünün kara gözlerine vurulun derim.

Nasıl olsa şehrin dünü artık hiç geri gelmeyecek. Haris eller marifetiyle o tepeden bu tepeye dikilen çok katlı binalara da sözümüz geçmeyecek. İstanbul ufkundan tabiatın bütün cömertliği ile omuzlarımıza attığı şu şalın dokunuşlarını hissedelim. Ben yaşadım, bildim ve görüyorum ki, bu lodos bir süre daha bizimle oynayacak, kaş göz edecek, ceviz içlerine sakladığı bilmeceleri kargalar vasıtasıyla sokağımıza düşürecek. Yağmur bütün içini sabaha kadar sokağa dökecek. Ve ben sabah erkenden incinecek bir damla kaldı mı diye iç geçireceğim. Yaprakların ezilmiş salyalarına acıyacağım.

Bana sorarsanız lodosun en büyük marifetlerinden birisi yarattığı mesafe fikridir. Denizin kabardığı, köpürüp patladığı yerlerden karaya, oradan da gökyüzüne doğru billur hatlar çizer. Paltoya, kazağa, üşüme duygusuna attığı kırmızı çentik yetmezmiş gibi, zamana kafa tutan yapraklarını da yaramaz çocukların kulaklarını çeker gibi kıvırır, kızıla boyar. Tabiatın bütün renkleri, her boy fırçası hazırdır her köşede değiştireceği çerçevelerine….

Yeditepeli şehrimizin sokakları, bazı gizli ufukları, neredeyse II. Meşrutiyet devrinden kalmış han kapıları, köhne yalıları ve son çırpınışlarla tevekleri dökülen semtleri bir şekilde denize göz kırpar. Denize açılmıyorsa bir köşe İstanbul’da henüz şehir değil demektir orası. Denizden kasıt, rüzgârıyla, kokusuyla ve cilvesiyle çırpınan deniz. Gökdelenlerin, çok uzaktan serap etkisiyle yalana duranların hissi değil. İşte o köşelerden bir sevgiliyi takip eder gibi izlemeli lodosun tatlı fitnelerini. Ki insan, Karayel ve kuru poyrazın sürükleyip getireceği kış soğuklarıyla karşılaşmadan önce bir ruh ılıklığı bir renk, ses ve yaşama şurası yaşasın diye böyle yapar lodos. Karışan şey güzelleşir, durulanır, durulaşır. Lodos İstanbul’u yeniden şehir kılar. Ona bir hamile kadın güzelliği bağışlar.

ömer erdem

18 Aralık 2012 Salı

teresa diye bağıran adam


Kaldırımdan indim, birkaç adım gerisin geriye yürüdüm, ve caddenin
ortasından ellerimi borazan yapıp apartmanın tepesine bağırdım:
"Teresa!"

Ayışığında gölgem ayaklarımın altında kıpırdandı.
Birisi geliyordu. Yeniden bağırdım: "Teresa!" Adam yanıma geldi:
"Daha yüksek sesle bağırmazsan seni duymayacak. Birlikte deneyelim.
Üçe kadar say, ve beraber bağırıyoruz." "Bir, iki, üç" dedi ve beraber bağırdık: "Tereeeesaaaa!"

Sinemadan veya kahveden çıkmış olmalılar, ufak bir arkadaş grubu
geliyordu, bizi gördüler. "Biz de yardım edelim" dediler. Caddenin
ortasında bize katıldılar, ilk adam "bir iki üç" dedi, ve her beraber
bağırdık: "Te-reee-saaa!"
Başka birisi daha gelip katıldı; on beş dakika içinde neredeyse
yirmi kişi olmuştuk. Arada yeni katılanlar da oluyordu.
Uyumlu, aynı anda bağırmak için organize olmak kolay olmuyordu. Hep ya birisi önce başlıyordu, ya da diğerlerinden geç bitiriyordu, ama sonunda iyi bir hale getirdik bağırmamızı. İlk "te" kalın sesle ve
uzun söylenecek, "re", ince ve uzun, "sa", kalın ve kısa, böyle
anlaştık. Harika bir ses çıkıyordu. Sadece arada bir, birisinin sesi
gidince ufak bir gürültü, o kadar.

Tam doğru bir şekilde yapmaya başlamıştık ki, sesi, yüzü benli biri
çağrışımı yapan birisi sordu: "İyi de, evde olduğuna emin misin?"
"Hayır", dedim.
"İşte, bu kötü" dedi başka biri. "Anahtarını unuttun, di mi?"
"İşin aslı", dedim, "anahtarım var."
"E, peki", dediler, "neden yukarı çıkmıyorsun?"
"Haa, ama ben burada oturmuyorum", dedim. "Şehrin öbür tarafındayım"
"Peki öyleyse", dedi benli adam, "merakımı bağışla ama burada kim oturuyor?"
"Hiç bilemiyorum" dedim.
Biraz kafaları karıştı.
"Peki, rica etsem açıklayabilir misin" dedi, çatlak sesli biri.
"Neden burada durmuş Teresa diye bağırıyorsun?"
"Valla, bana kalırsa" dedim, "başka bir isim de bağırabiliriz, veya
başka bir yere gidip orada da bağırabiliriz. Farketmez benim için."
Biraz bozuldular.
"Bize bir oyun oynamıyordun umarım" dedi, benli adam şüpheyle.
"Efendim?" dedim, kızgınca, beni desteklemeleri icin diğerlerine
döndüm. Diğerleri ses çıkarmadılar, ne olup bittiğini anlamadan
bakıyorlardı.
Bir tedirginlik oldu.
"Hadi", dedi biri iyi niyetle, "son bir kez bağırıp eve gidelim"
Bir kere daha bağırdık: "Bir, iki, üç. Teresa!", ama bu sefer çok
güzel olmadı.
Sonra, herkes evine, başka başka yönlere doğru yola koyuldu.
Öbür caddeye sapmıştım ki, birisinin hala bağırmakta olduğunu
işitir gibi oldum: "Tee-reee-sa!"

Birisi kalmış, bağırmaya devam ediyor olmalıydı. İnatçı birisi.

Italo Calvino 

17 Aralık 2012 Pazartesi

aşk hepimizin venedik'i




Nişanlı kızların ve makilerin
imparatorluğudur şiir.
Müzikle flört ederek büyümüşken bile ben
bakın! Resmimi çektiriyorum bir nehre; Kentlerin
beni düşlemesi bu yüzdendir.
Bu yüzdendir bir sokağı biçerek gelişim.
Seninle başlattığımız bir odanın işgali
sürgün yüreğimdeki ışığın

ele geçirilemeyişine bir işarettir.

– Aşk hepimizin Venedik’i

Bir serçeye yaklaşabildiğimden daha çok
yaklaşabiliyorsam şiire,
bir tedhiş yuvasıdır elbet
ağzımın sabahla başladığı her yer.
İnce bakışlı bir barbar olarak
ne şoseler ne donanmalar kurtarır beni.
Çünkü yasaklanmıştır kalbim Praglı bir cazcı gibi.
Fundalıklardır gene de, Chagal’dır…
… bir hüznün geriye çevrilemeyişinin en güzel yanıtı.

– Chagal hepimizin abisi

İhtilâller, erotizm, bitki ve kuş artıkları
bozkırlar ele veriyor bizi; Kanayan
bir tarihtir savunmamız.
Seni kalçalarından tutarak çevirişim kendime
ölüme karşı bir şenliktir.
Elinde Gökyüzüne dayalı bir gelincik
hızla geçip gidiyorsun ince ve sarı bir sokaktan.
Hem ince bir sokak her zaman bilinir,
istese de nereye kaçabilir ki mavi çocuk yüzlerinden?

– Çocuk yüzlerinin telefon numarası yok

Hayır! Hiçbir şey
geçip gitmeyecektir sözcüklerime çarpmadan.
Çorak bir toprak gibi parçalansa da kalbim
tanığım hepinize! Tanığım çağımıza!
Dünyanın herhangi bir köşesinde
göğsüm turnalarla dolu
dans ediyorum fışkın rüzgârlarla.
Körpe bir sabahtır silahım
kabzası gençlik resimleri ve hüzünlerle çentikli.

– Biliyorsunuz! İzmir benim hatıra defterim.

özkan mert

her şeyin sebebi müziktir.


16 Aralık 2012 Pazar

ne evet ne hayır / oğuz atay


ben, dört yıl önce liseyi bitirdim. bu arada çeşitli işlere girip çıktım, askerliğimi yaptım. sigorta memurluğu, havagazı tahsildarlığı, ilaç satıcılığı ve reklamcılık gibi sıkıcı meslekleri
m oldu. en çok reklamcılık yakın geldi bana. okuma ve yazmaya düşkün olduğum için reklamları severek -bir bakıma- yazıyordum. bununla birlikte hazırladığım reklamların çok beğenildiğini söyleyemem. belki de şirkette sessiz ve çekingen davranışlarım yüzünden pek tutunamadım. galiba fazla sıfat kullanıyordum ve cümlelerim de bir türlü bitmek bilmiyordu. aynı şirkette, daha kelimeleri bile doğru yazmasını bilmeyen bazı cahiller benden daha başarılı görünüyordu. ben herhalde gösterişi çok sevmediğim için otomobillerin neden yollar fatihi olduğunu ve jiletlerin de kadınların gönüllerini fethettiğini kavrayamıyordum. şimdi gazetecilik yapıyordum, buna gazetecilik denirse. bulduğum başlıkları beğenmedikleri için beni ‘gönül postası’na verdiler. sen insanların dertlerine çare bul bakalım dediler. sert ve etkili bir gazeteci olamazmışım. oysa yumuşak başlı bir insan değilimdir. dilencilere sadaka vermem, zengin arkadaşlarımın arabalarıyla gezerken de nereden bittiği belli olmayan kahyalara çok sinirlenirim. bence herkesin insanlığa yararlı bir mesleği olmalı. belki de bu gibi düşüncelerim yüzünden gazetede bana manyak diyorlar. tabii bu sözle cahilliklerini ortaya vuruyorlar. yabancı dil bilen bir arkadaşıma sordum, birlikte sözlüğe baktık: kendini yüksek ve denetlenemeyen heyecan biçiminde ortaya koyan akıl düzensizliği diyor “mania” için. bu tanımı gazetedekilere söyledim; “haydi ordan manyak” dediler. beni sahte buluyorlar, ben de onları. sen dediler doktor akın korkmaz oldun, gönülleri tedavi edeceksin. şimdi her allahın günü bir sürü mektup alıyorum. bana verilen bir görevi gerektiği gibi yerine getirmek isterim; bu nedenle ruhbilim kitapları okumaya başladım. insanların bu kadar önemsiz dertler yüzünden bu kadar uzun ve anlamsız mektuplar yazmasını anlamıyorum. ne var ki, her işimi dürüst yapmayı sevdiğim için önce oturup sonra uzun ve ciddi cevaplar vermeye başladım. ve -gerçekten anlamıyorum neden- gene manyak dediler gazetede bana, yazdıklarımı görünce. onların dertlerine çare bulmalıymışım ya da yuvarlak sözlerle meseleyi geçiştirmeliymişim. ben, galiba okuduğum kitapların etkisinden olacak, bu dertlerin çözümsüz olduğunu, ya da çözümü kendilerinin bulması gerektiğini öğütlüyordum. neyse bir arkadaş bana bir iki basmakalıp çözüm öğretti; ben de mektupların sadece ilk ve son satırlarını okuyarak ve biraz da doğrusu içim sızlayarak insanları aldatmaya başladım.


sonra bir gün bu mektup geldi. işte, dedim gazetedeki arkadaşlarıma, şimdi bir çözüm bulun da görelim bakalım. ve hemen mektubu okumaya başladım onlara. kimse sonuna kadar dinlemedi. yarım sayfa okudum ve manyak olduğuma karar verildi yeniden. oysa bu mektubu ben yazmamıştım. mektubu yazan m.c.’ye de sevgi ya da acıma duyduğumu söyleyemem. bana kalırsa bu m.c. akıl ve ruh düzensizliği içinde biri. ben mektubu okurken gazetedeki arkadaşlardan biri -sözün gelişi arkadaş diyorum, öyle denir ya- bu adam sana benziyor demez mi… üstüne yürümüşüm.

sonra mektubu bazı arkadaşlara gösterdim; ilginç olduğunu söyleyenler çıktı. bu nedenle onu olduğu gibi yayımlamayı uygun gördüm. fakat bazı yerlerine parantez içinde kendi görüşlerimi eklemekten kendimi alamadım. mektupta hiç noktalama işareti yoktu. bir arkadaşım bu şekliyle yayımlanmasının daha güzel olduğunu söyledi. şimdi bu çeşit edebiyat üstelik bir hüner sayılıyormuş. ben bu düşünceyi kabul etmedim. m.c.’nin zaten karışık olan düşünce düzeni daha da karışacaktı. bunun dışında bazı kelimelerin yazılışını düzelttim o kadar.

sayın doktor beyefendi

en derin içten samimi sevgi ve saygılarımı sunarım, ellerinizden sıkarım.

çok afedersiniz efendim: 1967-1971 yılları arasında yani 1967′den itibaren bugüne kadar gerçekten içten samimi dürüst namuslu olarak genç güzel bir kızı seviyorum. 1967′den bugünkü tarihe kadar aramızda geçen olayları ciddi açık doğru kesin ve olduğu gibi açıklıyorum.

askerliğini yapmış lise ikiden belgeli 24 yaşında uzun boylu esmer ciddî dürüst bir gencim. sevdiğim insanla aynı yaşta aynı boyutta ve aynı mahalledeyiz. aramızda fark mesafe ayrılık yoktur, iki ev ötede oturmaktadır sevdiğim insan. birbirimizi ailemizi gayet iyi biliyoruz tanıyoruz konuşuyoruz hemşeriyiz.

1967 yılında birdenbire vuruldum. sevgi içime öyle bir akıyordu ki içime tahmin edemezsiniz. sevdiğim insanı iyice inceledim tanıdım takip ettim. beraber bir muhitte evlerimiz ayrı bulunuyorduk. sevdiğim insanın her şeyini inceledim. bütün problemleri ele alarak uzun bir araştırmalardan en ince teferruatına kadar iğneden ipliğine kadar düşündüm ele aldım niyetimi gayet ciddi kurdum (bazı yerlerde virgül koymak gerektiğini hissediyorum, fakat nedense bunu yapmak elimden gelmiyor) evlenmek istiyordum altı aydır seviyordum sevgimi gizliyordum, tuttum sevdiğim insana bir mektup yazdım, elle gönderdim (elden demek istiyor) cevap vermedi: NE EVET NE HAYIR (büyük harfler benimdir) o gün (hangi gün?) pencereye çıktı, gördüm: çarşaf silken yüzünde (olamaz, ‘çarşaf silkerken yüzünde’ demek istedi herhalde) tatlı tebessüm vardı (m.c.’nin samimi olduğunu sanıyorum, fakat bu tatlı tebessüm meselesinde yanılıyor bence; neyse, mektup ilerledikçe durum açıklığa kavuşacak). durmadan üç ay elle (elden) posta ile mektuplar yazdım (yolladım demek istiyor) cevap yok. ne evet ne hayır (biraz ilerde bu ‘ne evet ne hayır’lar gittikçe asıl anlamını kaybedecek, onun için şimdiden dikkatinizi çekmek istiyorum) mahallede olay duyuldu. herkes sanki sevmek suçmuş gibi cephe aldı bana, ailem kardeşlerim bile. (m.c.’nin bundan sonra ya da bu arada bazı olayları gizlediğini sanıyorum. sanki ara sıra hafızasında boşluklar oluyor. biliyorsunuz bu, ruhbilimde … neyse geçelim) iş güç yoktu bulamadım. garsonluk yapıyordum. her tarafın kadrosu dolu, boş daire bulamadım.

bir anda ailemin yanlış tutum ve davranışları sevdiğimi çiğnetmek için ağır kelimeler için üzüldüm (çok karışmak istemiyorum, ama bu cümleyi yorumlamak gerekli değil mi? burada ‘sevdiği insan’la ilişki kuramayan m.c.’nin sevdiğini çiğnetmesi söz konusu olamaz. bazı şeyleri gizliyor m.c. bizden. belki de gerekli kelimeleri bulamıyor ve bu ihtimal nedense bana daha yakın geliyor) kahroldum aşağılık kompleksine kapıldım (rica ederim, burada bu kompleksin ne işi var?) tabii jilet bıçakla (neden tabii? ayrıca ne demek ‘jilet bıçak’?) 4 kez intihara teşebbüs ettim, 4 defa ölümden kıl payı kurtarıldım. vücudum kollarım kesik sıyrıklarla dolu. kalbim midem opdolidondan (optalidon) fazla miktarda aldığım için midemi parçaladım efendim. sevdiğim insan da ağlıyor (bundan da ‘tatlı tebessüm’ meselesinde olduğu gibi emin değilim) her nedense (gerçekten ‘her nedense’; yoksa uzun mektuplara cevap verirdi, değil mi? bazı anlarda, itiraf ederim ki, m.c.’ye acıyacak yerde sinirleniyorum, daha doğrusu m.c. sinirime dokunuyor, aslında bu konuda duyduklarımı ifade etmek zor; yani tam bu sırada ‘her nedense’ demesi biraz deli ediyor beni. her neyse.) 4 defa hastaneden taburcu olduğum zaman eve geldim (intihar etmeden önce garsonluk, dairelerde iş aramak gibi nedenlerle babasının evinden uzaklaşmak zorunda kaldığı ya da sürekli olarak evinde kalmadığı anlaşılıyor. üzülmediğimi söyleyemem.) bizim eve bitişik talebe kızlar otururdu. sevdiğim insan da (bu ‘sevdiğim insan’ sözüne de biraz önce anlattığım biçimde sinir oluyorum) geldi, yedi metrelik yarım santimlik evin yanına (cümleyi olduğu gibi yazdım) şaştım kaldım (ben de). ben eve gelirim, balkona çıkarım, evde kızlar. kıyamet kopar. zelzele erozyon oluyor sanki (gülsem mi ağlasam mı?) plâklar danslar. bana yapıyorlar. sevdiğim insan da pencerenin bir tarafına çekiliyor oturuyor.

kardeşimin düğününde savcılık intiharlarımın ötürü 90 gün hapis yattım. (benim verdiğim başlıkları beğenmeyen yazı işleri müdürü, bu cümleyi görseydi) onun haberi yoktu. sevdiğim insanda kış ayı olduğu için (hayır, kış ayı olduğu halde) oturduğu evin balkonundan soğuk karda balkondan aşağı yani içeri girmemiş, gözlemiş durmuş (bana benzettikleri bu m.c. ile aramdaki bağıntıyı bilemeyeceğim, fakat bu sinir bozucu, bozuk ifadeli… her neyse)

sevdiğim insanla 1970 yılında karşı karşıya geldik (birdenbire vurulduğu tarihten üç yıl sonra). bana ne evet ne hayir (hay allah kahretsin!) cevap vermeyen insan “ben sana haber gönderdim,” dedi. “kiminle acaba?” (konuşma işaretleri benimdir.) arkadaşlarımla. (nedense konuşma işaretlerini kaldırmayı daha uygun buldum.) bana böyle bir şey söylenmedi, ben ağzınızdan dinlemek isterim. böyle dedim. cevabınız? dedim. hayır demedi. red red ediyorum. ne evet ne hayır. red red red ediyorum dedi. teşekkür ederim. ayrıldım, yanından eve geldim. moralim bozuk. çok plâk aldım. çalıyordum ona. en çok …… çaldım (reklâm olmaması için şarkıcıyı ve şarkısının adını yazmıyorum) bunu üç yıl durmadan bıkmadan ona çaldım, sevdiğim insan da dinledi (nerden biliyorsun dinlediğini? bu m.c.’nin bütün zavallılığı yanında kendine güvenir görünmesi de beni çıldırtıyor. canım, bir insan üç yıl bu dayanılmaz şarkıyı nasıl dinler?) çok dinledi (hayır dinlemedi). bir gün sevdiğim insanın kız talebe arkadaşları bizim eve gelmişler. küçük yenge hanımla benim odada konuşuyorlardı. ben de balkonda gezinirken gördüm, başka tarafa gittim (aslında sıkılgandır). evde her zaman çaldığım plâğı, resmimi görüp okumuşlar ne yazmışsam: tabii “ölünceye kadar seveceğim seni” diye (başka ne yazarsın ki? tırnak işaretleri benimdir) kızlar da fazla övdüler beni: neden kimseye bakmaz? sinemaya gider mi? niyeti ciddi mi? diye sorup öğrenmişler yenge hanımdan. ben de o kadar seviyorum ki sevdiğim insanı, onunla konuşmak, derdine acısına üzüntüsüne ortak olmak paylaşmak, onunla her şeyimi ortak paylaşmak, üç yıl oldu, saçlarını okşamak, ona her şeyimi vermek, o kadar seviyorum ki, yardımcı olmak, doya doya sevmek okşamak, bir mutlu sakin bir güzel yuva kurmak, çocuğu olmak, baba olmak, kısaca ona her şeyimi vererek daima her şeyimi ona adamak, ona bakan bütün gözler yalnız sadece ben olmak, el ele kol kola dolaşmak çocuklar gibi, işimiz bittikten sonra sinema tiyatro konser plaj seyahate gitmek, oynamak, eğlenmek, gezmek, (ben bu adama karşıyım) onunla mutlu anılarımız oldu (yalan), çok mu çok sevdim (sevmek sana ait bir şey, anı filân değil). onu deliler çılgınlar gibi dünyalar kadar çok mu çok (peki anladık) seviyordum, ona âşık olmuştum, güzel gözlerine âşık olmuştum, o kadar güzel gözleri vardı ki, hayat vardı sanki gözlerinde (elbette olacak) yaşama gücümü kuvvetimi arzumu ondan alıyordum. her şeyimi ona açık tarafından yazdım. tam 4 yıl bıkmadan usanmadan yemeden içmeden uyumadan durmadan dinlenmeden daima kafamı taktım ona. hiçbir engel tanımadan alacağım sevgilimi (bunu kime söylüyorsun acaba?). hiç kimseyi dinlemedim bu hususta (her şeye rağmen seninle karşı karşıya gelip konuşmak isterdim açıkça, mertçe, türkçe).

okullar tatil oluyordu. (zaman düzensizliğine ve dolayısıyla zaman kavramının yokluğuna dikkatinizi çekerim.) sevdiğim insan sınıfını geçmiş gidiyordu. (şu, ‘sevdiğim insan’ sözünü duyduktan sonra bütün iyi duygularım yok oluyor m.c.’ye karşı.) tuttum, sevdiğim insana bir bir mektup yazdım tehdit edercesine. aldı mektubu, koynuna koydu götürdü eve (‘tatlı anılar’ bunlar olacak.) evde okudu hemen. (nerden biliyorsun?) gitti. (bundan sonraki birkaç satırı sadece m.c.’nin düzensiz düşüncelerine örnek olması bakımından açıklıyorum.) 60 km. annesinin babasının evine gitti o mektupla. ertesi gün gitti. çok ağladım. balkona çıktı. ertesi gün geldi. sevdiğim insanın babasıyla konuştum. (bundan sonra düzeliyor) oğlum, tercih hakkı kızımdadır, bir şey söyleyemem ne evet ne hayir dedi (büyük harfler benimdir.) annesi yakaladı. konuştuk. oğlum, dayımızın oğluna söz verdik, dedi.

bağrım ateş gibi yandı (satırbaşı benimdir). kaybedersem öldürürüm. kendimi. onu da. (noktalamalar m.c.’nindir.) sevdiğim kızın annesinin yanında vücudumu çıkardım bak anneciğim görüyor musun. bu kesiklikleri. ben. (noktalama işaretleri onundur.) baktı. (önceleri m.c.’nin hiç noktalama işareti kullanmadığını sanıyordum. son okuyuşumda mektubun solmakta olan mürekkebine dikkatle baktığımda bu işaretleri fark ettim. özür dilerim.) sonra yüreği dayanmadı, bakamadı. fazla tuttu (?). annesi: oğlum çok görmüyorum (sana bu sevgiyi). sevebilirsin. kızım da seni met (meth) ediyor (inanma m.c. yalan söylüyor annesi. ya da sen yalan söylüyorsun. bilmiyorum artık. her neyse.) yalnız oğlum, annen benim kızım şöyle yapmış diye söylemiş (m.c.’nin sevdiği insan ne yapmış bilemiyoruz.) yalvardım, ayaklarına kapandım, siz affedin, onun namına özür dilerim, dedim. çok mu çok seviyorum, ondan başkasına bakamıyorum, laf atıyorlar bana başkaları (bu konuda kuşkuluyum), ayrılmak istemiyorum sevdiğim insandan (sevgili m.c. onunla ne zaman birlikte oldun ki?) ayrılmak çok acı geliyor. canımı onun yoluna harcamışım (bu doğru) saçımı onun yoluna süpürge ettim (uzatma, ayrıca bu deyimler kadınlar tarafından… her neyse.)

bu şahıstan 1000 lira borç aldım. bu şahıslar gayrı meşru her yolda çalışırlar. çalıştığım kahve iflâs edip icra (haciz) edilince para alamadım, borcumu veremedim. zorla tehdit şantaj baskı yoluyla sevdiğini öldürürüz dediler, hapiste yatttın söyleriz dediler, beni hırsızlığa sürüklediler. (bu mektubu okumaya başlamasaydım. m.c. gibi ben de karanlık yollara sürüklendiğimi hissediyorum.) zorla tehdit ederek, sevdiğimi yem olarak kullandılar bana karşı. mecburen çalıştığım kahvenin çekmecesini soydum, tutuldum (senin gibilerin kaderidir bu.) 3 ay hapis yattım. sonra yine o insanlar bir… çaldılar (hırsızlık malı olan şey o kadar garip ki bu acıklı hikâye içinde adını yazmaya gönlüm razı olmadı.) zorla tehdit şantaj baskı yoluyla silâh beni (bundan sonraki kelimeyi okuyamadım) tehdit edildim. kattılar beni öne. şikâyet etsem polise, sevdiğimi öldürecekler (bunu yapamazlardı, kendini mazur göstermek için böyle söylüyorsun belki) tanıyorlar onu, her şeyi açıklayacaklar ona (bunu yapabilirler). bu yüzden ele vermedim hiç birini.

aradan zaman geçmişti, yakalandım, 17 gün hapis yattım, sonra tahliye edildim, çıktım. çıkar çıkmaz sevdiğim insanı aradım. okula çıktım. ona cevap yazdım (bu arada, anlatılmayan bazı olayların geçtiği anlaşılıyor.) ben seni öldüremem, sen beni öldürürsün. seviyorum seni. bana bir evet veya hayir (büyük harfler benimdir) bir cevap ver (daha ne yapabilir zavallı kız?) çıkmayayım okula (doğrusu gözümün önüne getiremiyorum durumu; yani okulun kapısında mektup yazıp da sevdiği insana mı gönderiyor? bir taşra kız lisesinin bu kadar disiplinsiz olacağına inanmak güç.) yalvardım rica ettim ayaklarına kapandım (bir sonraki cümleden ayaklarına kapanılan kimsenin, ‘sevdiği insan’ değil okul müdürü -ya da müdiresi- olduğu anlaşılıyor. okul disiplini bakımından gene anlaşılır bir durum değil.) yapma efendi (okul müdürü söylüyor herhalde). terbiyeli davrandım. çok namuslu dürüst haysiyetli bir gencim efendim. canıma onun için kastettim (her önüne gelene en gizlenmesi gereken olayları anlatmasa olmaz). fakat bir kötülük hainlik yapmadım (kızı tehdit ettin, öldürürüm seni dedin.) dövmedim, sövmedim, yoluna çıkmadım, camına çıkmadım (daha neler!) kapısına dayanmadım, namuslu dürüst mertçe erkekçe daima çok mu çok sevdim, efendi terbiyeli nazik cömert mert cesur insanca kibar hareket ettim (bazı sıfatların burada yeri yok.) lâf atmadım (?). annemi babamı da bir türlü kapısına gönderemedim, gönderdim annem olacak kimseyi (hangisi doğrusu?) kız da söylemiş, babam vermiyor, ben evlenemem. bir daha gönderemedim annemi efendim.

kız cevap yazmadı bana. çıktım okula, müdürle tanıştım. (daha önce konuştuğu kimdi peki? acaba bana -yani doktor akın korkmaz’a mı sesleniyordu daha önce? o zaman “yapma efendi” cevabını kim verdi m.c.’ye? bu genç, okul kapıcısıyla konuşmadı ya. her neyse, ben kesin bir sonuca varamadım. takdir okuyucularındır. benden iletmesi.) müdür odasına geçtik. sevdiğim kız da geldi. (taşra okullarında bu işler demek büyük şehirlere oranla daha kolay oluyor.) soğuk ağır bir hareket etti. bana karşı. ilk konuşmayı kız yaptı: benimle buyurun konuşun. anneniz babanızla tanıştım ve konuştum, dedim. tuttu bana, “babamla ne konuştunuz?” (dedi, tırnak işaretleri benimdir.) siz bilmiyorsunuz? hayır cevabını verdi. ben de dedim ki: tercih hakkı sizindir, dedim. cevap verin. red red ediyorum. teşekkür ettim. bir taraftan da kızdım, tam adamakıllı kızdım ona. müsade istedim, boş tenha kimsenin olmadığı yalnız bir yerde karşılıklı gizli konuşmak istiyorum. kızmayın, rica ediyorum çok. ne olur? yalvardım. müdür çıktı kapıdan: çıkar çıkmaz kapıdan, geri döndü oturdu masasına (sayın m.c. artık müdürler bile senin gibi anlaşılmaz davranışlarda bulunuyorlar.) kız (artık sinirlendiği için ‘sevdiğim insan’ demiyor) bu kez, “buyrun, açık konuşabilirsiniz,” dedi. müsade buyrun hanımefendi. söyleyeceğim şey sizlerle ilgili (aman allahım!). utanır sıkılır çekinirsiniz belki. bu bakımdan bana bir hak tanıyın, çok rica ediyorum hanımefendi, dedim. buyurun açık konuşun. açık ciddi sert dürüst namuslu mert bir şekilde seviyorum sizi, dedim. bana cevap verin, çok rica ediyorum sizden.

yarım saat bekledim. (satırbaşı benimdir. çünkü m.c.’nin satırları bitmez tükenmez aralıksız bir sel gibi akıyor.) başını eğdi yere. sustu. cevap vermek yok. hep susuyor. hâlâ susuyor (şapkalar benimdir). annem babam da evlâtlıktan red etti (sen de ‘sevdiğin insan’ın yaptığı gibi sussan olmaz mı m.c.?) attılar evden dışarı. ben de mücadele ettim. devlet müessesesine memur sekreter olarak, güzel de daktilo seri olarak, çalışırım. kültürlü görgülü anlayışlı çok meziyetli bilgili okumuş anlayışlı bir gencim. kendi işimi kendim yaparım, herkesle iyi geçinirim (bundan kuşkuluyum), açık taraflarımı kapatırım (?), yanlışlarımı düzeltirim (çamaşırlarımı yıkarım, söküklerimi dikerim; hiç adam olmayacaksın sen m.c.) 1 yıl devlet müessesesinde memurluk yaptım. onun için mücadele ediyor. her şeyi yazdım, işimi mesleğimi yazdım (söyledim, demek istiyor herhalde). aldığım parayı… inanmıyorsanız gelin sorun öğrenin (gerçek dışı bir dünyada yaşıyor: kız daireye gelecek ve m.c.’nin aylığını soracak). iki yönden kapı açtım: çift yönlü bilimsel görgülü anlayışlı kültürlü sevgi ve saygılı teferruatlı uzun mektuplar yazdım 4 yıl gönderdim elle posta ile (ben de artık sonu belirsiz bir durumda hissediyorum kendimi). daireye adi kelimeler küfürler tehditler şantajlar uzaktan baskılar sövüp saymalar… (bu kelimeyi yazamayacağım) alçaklar en kötü şekilde bana hakaretlerle 15 tane mektup aldım. yazan meçhul. imza yok. in mi cin mi? meçhul değil (belli değil, demek istiyor herhalde. bir şeyler anlatmak istiyor herhalde. bana mı yani doktor akın korkmaz’a mı, sevdiği insana mı, müdüre mi, kafasında ‘mücadele devam ediyor’ dediği kişilere mi? belli değil. bana kalırsa kendisi de bilmiyor). öğretmen erkek arkadaşlar kızı meydana ele aldılar konuşturmak için (onlar da senin gibi aklını kaçırdılar herhalde). kızın ağzından çıkan,alınan, anlattığı açıkladığı bunlar efendim: (burada ‘efendim’ ben oluyorum).

1- kabul etmiyorum. neden niçin belli değil efendim.

2- bu çocuk beni gerçekten seviyor, evlenmek istiyor, niyeti gayet ciddi.

sen ne diyorsun (kıza soruyorlar.)

3- efendi terbiyeli namuslu. hiç kimseye bakmaz (en büyük meziyetidir).

bugüne kadar bir kötülük bir hainlik yaptı mı?

4- hayır yapmadı.

5- netice: sonuç vermedi, vermiyor efendim (m.c.’nin yorumu). (not: çok rica ederim, bir kız lisesinde öğretmen olan ‘erkek arkadaşlar’ öğrencilerinden birini meydana ele alarak (?) bu soruları soruyorlar… neyse, yorum yapmak istemiyorum.)

tuttum geldim memlekete (yer zaman kavramlarının belirsiz olduğunu daha önce belirtmiştim sanıyorum). ona (sevdiği insana) sevdiğim bir kız şarkıcının plağını ambalajlı pullu olarak (ayrıntılara dikkat ediyor) okula gönderdim. aradan 15 gün (geçtikten) sonra daireye geldim, masamın üzerinde bir plak, ambalajlı. açtım plağı, yırtık, kâğıt kırık. plak çizilmiş, eski. (burada bir şarkı adı ve erkek bir şarkıcının adı geçiyor. oysa iki satır önce bir kız şarkıcıdan söz ediyordu m.c.) zarfın üzerinde meçhul bir yazı: sevdiğim kızın yazısı (meçhul yazı nasıl oluyor, anlamadım). çıkış yeri: postane (başka neresi olabilir? burada yeni bir ihtimal ortaya çıkıyor. sevdiği insan m.c.’ye gönderdiği plâğa karşılık olarak başka bir plak göndermiştir. red red ediyorum diyen bir kızın bu davranışı oldukça garip göründü bana. ayrıca meçhul kalmak istemesi de kızın açısından anlaşılır gibi değil. m.c. onun yazısını tanımayacak mıydı?) mektupları yazan o taraftan (hangi taraftan? bazı şeyleri gizliyor ve sonunda neyi gizlediğini unutuyor bu şaşkın delikanlı.) onun için meçhul diyorum yazan bakımından (anlaşılır gibi değil).

işim mesleğim budur (ben satırbaşı yaptım; çünkü bu sözleri ancak olayların akışından ayrı olarak, dairede masasının başında ‘meçhul’ plâk göndericinin zarfına bakarak uzun bir monolog -yani iç monolog- olarak söylemiş olabilir). inanmıyorsanız bana daireye gelin sorun öğrenin (vazgeç bu sevdadan) benim başımda müdür, mesai arkadaşlarım, muhasebeci, mutemedim vardır, yazı işleri vardır. bana verilen cevap: (bir ihtimal daha var: m.c. bu sözleri kızla konuştuktan sonra ayrıca kendisine yazılı olarak göndermiştir) müdür senin baban mıdır? yani annen baban yok mu? onlar niçin gelmiyorlar uğraşmıyorlar? neden sen hep uğraşıyorsun? diyorlar. (burada gene kuşkular belirdi içimde. ‘diyorlar’ ne demek? kim bu diyenler?) 3 yıldır mahallede kızın evi önünden geçiyorsun, gidiyorsun (bunları söyleyenleri bulmaktan vazgeçtim). annem ve babam içimde sevgi bırakmadı bir şey bırakmadı. onlar da kıza gitmekten korkuyor çekiniyorlar, gitmediler. (allahtan bu anlamsız konuşma daha fazla sürmedi.)

bu yıl 1 mart günü yanıma bir de arkadaş alarak gittim sevdiğim insanın yanına. yanına çıktım. yanında sordum: bu plâğı siz mi gönderdiniz? çok teşekkür ederim. bir cevap yok: NE EVET NE HAYIR (büyük harfleri benim yazdığımı biliyorsunuz artık, neden yazdığımı da biliyorsunuz). sevdiğim insan tuttu bana kardeşlik (teklif) etti (bu ‘teklif’ sözünü yazmadan önce çok düşündüm, fakat başka bir kelime de uygun düşmüyordu oraya. ‘kardeşlik etti’ diyerek bırakamazdım, eksik bir kelime vardı. takdir okuyucunundur). ben de kızdım yanında kabul etmedim. okulun müdürü barıştırmak istedi (böyle bir müdürün varlığına inanmak ne kadar güç ve ne kadar güzel). gözlerim doldu, beddua ettim ulu orta. bendeki resmini kendi istemedi de okulun müdürü istedi benden. ben de vermedim. hayatımı geri versin dedim sevdiğim insan, ben resmi veremem. gözlerim doldu. kaçtım sevdiğim insanın yanından. tutup getirdiler beni sevdiğim insanın yanına. anlattım durumu (ne bitip tükenmez bir iştir bu durumun anlatılması yarabbi!), mahallede olup bitenleri. tuttu bana, mahalleden çıkacaksın dedi. nereye çıkacağım? mahalleden çıkıp nereye gideceğim? nereye gitsem yalnızım (böyle bir plâk vardır muhakkak). ne yapayım, seviyorum onu, ayrılmak istemiyorum ondan. çalışmayacaksın (kız diyor). her şeyine seve seve katlanacağım. ne istersen yapacağım. ne olur konuş benimle, gençliğimize yazık. cevap vermedi: NE EVET NE HAYIR.

aldım başımı çıktım yanından. gözlerim doldu. kötü bir şey yapmamıştım efendim. dürüst namuslu mertçe sevdim onu. gece içkili bir yere gittim, 1 kg. içtim, ne içtim bilmiyorum. şimdi ben çıktım o mahalleden. sevdiğim insan şimdi geliyor, çıkıyormuş mahalleye. beğeniyorum hoşlanıyorum ondan, yakışıklı (bu sözleri kızın söylemiş olması muhtemel; ama, inandırıcı değil).

efendim yine o bulaşık insanlar (her türlü gayrı meşru iş yapanlar) çıktı önüme. 15 bin liramı yediler, bir şey diyemedim (bu paraları m.c. nereden buluyor acaba?) helâl ettim. tuttular bu kez, sevdiğim en iyi en yakın arkadaşıma, onların silâh şantaj baskı tehdit yoluyla, sevdiğimi de bana karşı koz olarak kullanarak beni zorlayarak en iyi sevdiğim yakın arkadaşımın mallarını bana çaldırdılar. ben de sevdiğim için katlandım efendim, çaldım (ben de bu işe bulaşmış hissediyorum kendimi). yakalandım, ama (onları) ele vermedim. kız tarafı her şeyi öğrendiler (sayın ve sevgili m.c. sana gerçekten yardım etmek istiyorum şimdi. önce şunu öğrenmelisin ki kız tarafı her şeyi öğrenmeseydi de, sen memur sekreter olarak başında müdürün sert namuslu kültürlü bilimsel çalışmasaydın da, o plâkları göndermeseydin de, her şeyi açıkça sevdiğin insanın yanında söylemeseydin de durum değişmezdi. bunu sana nasıl anlatmalı? red red ediyorum dedikten sonra her şey bitmişti. ne var ki bunu, yani her şeyin bittiğini senden kültürlü, senden bilimsel, senden görgülü insanlar bile neden sonra anlıyorlar ya da hiç anlamıyorlar). öğrendiler benim sabıkalı olduğumu. hiç kimseye derdimi açamıyorum.

derdime bugüne kadar çare aramadım efendim.. zorluğumu kimseye söylemedim (ama herkes biliyor.) hiç kimse bana inanmaz (ben inanıyorum). inandıramıyorum, inandıramam efendim. çok dayak yedim, tutuklu, hapis… şimdi… cezaevinde yatmaktayım efendim.

duydum bir taraftan: sevdiğim insan nişanlanmış. ölmek istiyorum. öldüren yok. teselli edemiyorum kendimi, çok acı çekiyorum.

ölmüyorum. sevdiğim insan içimde yaşıyor. geceleri sessiz köşelerde çok ağlıyorum. ben suçsuzum diyemiyorum, kimseye anlatamıyorum, yapmadım ben diyemiyorum, suçu üzerime alıyorum. doğruyu anlatsam hiç kimse inanmayacak. yalancı diyecekler bana. bana bunları yapanları biliyorum utanıyorum. fakat gayrımeşru insanlar bunlar, isimleri bile doğru değil, takma isim vermişlerdir. bu işin içinden nasıl çıkabilirim efendim? dışarı çıkarsam silâhımı ele (elime) alacağım efendim (bunu yapma, silâhı ele almadan başına gelenleri görüyorsun). iyi hareket değil, ama vicdanı kabul etmiyor iki tarafı da kana kendimi de harcıyacağım efendim. haram ettiler bana gençliğimi dünyamı hayatımı herşeyimi efendim. gün görmedim yüzüm gülmez (bu konuda seni haklı bulmamak imkânsız). hep acı çekiyorum, suçum günahım ne efendim? (bu mesele tartışılabilir.) gurbet yerde sevgimin esiri olarak (bak m.c. bana kalırsa bir insan kendini bu derece içinden çıkılmaz bir duruma düşürebilmek için ancak… her neyse geçelim bunu) acılar sancılar içerisinde kıvranıyorum. 5 yıldır gurbet gurbet, bıktım usandım efendim. aklım sevdiğime takılmış daima, vaz geçemem, geçemiyorum. (sana insan nasıl akıl verebilir bilmem ki.) demir parmaklıklar, dört duvar arasından suçsuz günahsız sevgim için çile cefa sancı çekiyorum (acı çekmenin başka nedenleri de var tabii bana kalırsa). 5 yıldır uyku nedir bilmem, yemek içmek bunu da bilmem, bir allahı var bir ben varım (bir de, belki ben varım; ne dersin? karar senin tabii).

gece gündüz düşünce içerisinde saçlarım bembeyaz oldu efendim 24 yaşında olduğum halde.

daima sevdiğimi düşünüyorum, ama ihanet ederse bana (bak kardeşim… neyse) onu başkasına yar edemem efendim (ah m.c. ah, hiç anlamıyorsun, sana anlatabileceğim bir yol yok mu acaba?). kendimle beraber mezara götüreceğim efendim (bu bakımdan bütünüyle sana karşıyım m.c. mektubunda olayların -ve senin kişiliğinin- gelişmesi bu sonuca götürmüyor insanı ya da diyebiliriz ki böyle bir sonuç senin duyarlığındaki bir insana yakışmıyor; yani demek istiyorum ki, şu sözünü ettiğin her türlü gayrımeşru işleri yapan ve isimleri bile takma olan şahıslara yakışıyor böyle sıradan bir davranış). kararlıyım bu hususta (o zaman benim gibi bir doktor akın korkmaz’a neden danışıyorsun? benim gibi bir doktor bu hususta sana nasıl yol gösterebilir?)

hayatta onun kadar kimseyi sevmedim (lütfen gene başlama). kimseyi böyle doyasıya sevmedim. (‘doyasıya’ kelimesinin burada kullanılıp kullanılamayacağı hususunda kuşkuluyum). onun kadar da (ondan çektiğim kadar da) kimseden çekmedim efendim. bugüne kadar EVET VEYA HAYIR demeyen, susan (hay allah) insan merak ediyorum bu kızın herhangi bir noksan veya eksik veya kötü bir yönü var zannediyorum (ne demeli sana bilmem ki; çok zor sana anlatmak; çok zor çok. insan yalnız seni anlayabilir, o kadar.) kanaatim budur (kanaatini değiştirmek için ne yapabilirim? hiç.)

şimdi kızın anne ve babasına mektup yazamıyorum (yahu kardeşim bırak artık…) ceza evinde yattığımı biliyorlar efendim; suçlu olarak gösteriyorum kendimi, acaba doğru mu yapıyorum? (yani bana bütün sormak istediğin bu mu?) çekiniyorlar korkuyorlar benden de (bu bakımdan biraz haklılar tabiî).

bana bu hususta teselli değil de bu yazdıklarımdan fikir ve düşüncelerinizi, bu kızın gönlü var mı yok mu (YOK YOK) seviyor mu sevmiyor mu? (SEVMİYOR) bu konular üzerinde ne yapmam lâzım? (HİÇ) onun yolunu gösterin efendim. (göstersem yapacak mısın?)

böyle uzun yazdığım için gerçekten özür dilerim efendim. bu mektubu okuyunuz muhakkak. çok rica ediyorum. benim için önemli, hayatî önem taşımakta efendim.

gönül sahifesini kapattım efendim. yine de onu, kötü hain zalim insafsız merhametsiz bile olsa eviyorum (peki gönül sahifesini kapatmak ne oluyor? insanların ‘hayati önem taşımakta’ olan durumlarda bile kötü plâkların diliyle, hiç de hissetmedikleri sözleri etmesi nedense bana çok acıklı geliyor). onu öpmek okşamak, affedersiniz, ona mektup yazmak, cevap vermedi bana, ona cevap vermek, içerdeyim, onu çok seviyorum, onun için ona cevap yazamıyorum, mektup yazmak istiyorum, hapiste, ondan ayrılmak bana ölümden de acı geliyor efendim, şimdi içerdeyim efendim, cevap yazamıyorum, çok seviyorum.

m.c.

seni ölünceye kadar seni seveceğim s.l.

şu şekilde bir imza:

aaaaa

vvvvv (yani buna benziyor)

(sevgili m.c. durum vahim. yani asıl vahim olan s.l. -ne evet ne hayır diyen kız- ile aranda olan durum değil; cezaevinde yatmakta oluşun vahim. bir de tabiî, her cümleni “efendim” diye bitirecek kadar nazik kibar efendi terbiyeli olduğun halde ‘silâhı ele almak’tan söz etmen vahim. burada senden ayrılıyorum.)

gazetedeki ‘arkadaşlar’ mektubun yukarıdaki biçimde yayımlanmasına yanaşmadıkları gibi, mektuba istediğim gibi cevap vermeme de engel oldular. bana bu mektubu yayımlama imkânı verenlere burada açıkça teşekkür ederim. mektubu hemen hiç değiştirmediğim hususunda bana inanılmasını tekrar rica ederim.

saygılarımla

f.g.

"karıncalar sarhoş kollarıma ağır ağır tırmanmaktalar"


15 Aralık 2012 Cumartesi

şahinin kopardığı elmas





i

bir zamanlar hep fotoğraflar çekerdim
bütün gün orda burda dolaşıp
gemi yolcularını, liman meyhanelerini
çan kulelerini, düğün törenlerini, kız kardeşlerimi
göğsünde döğmeler olan bir dilenciyi
güllerden ve deniz kızlarından
sonra el olan ama parmakları olmayan denizi
yüz olan gözbebekleri olmayan
eski fotoğrafçı dükkanlarında çizgili mayo giymiş kadın
fotoğraflarını hep yeniden çekerdim
bir saatçi vardı, adı saharyan mıydı ne, onu da
istanbul'u ve bu kentin hiç kimsenin bilmediği armasını
bir sokak bileyicisini
ellerinde bukinalarıyla uçuşan melekleri (eski taş binaların
üstünde)
ve balkonda üç güvercinin bir sülünü yiyip bitirişini (yani
olağanüstü her belgeyi)
daha mı neyi
o kadar çok şeyi ki, her neyse
bir gün bütün bunlar bana ucuz geldi

sonra bütün bunlar bana ucuz geldi
attım fotoğraf makinamı bir yana
vurdum sokaklara kendimi (ara sokaklara, çıkmaz sokaklara,
istanbul denizinin mavi bir kapı gibi açılıp kapandığı)
ve dolaştım eski bizans meyhanelerini bir bir
ağzımda sönmeyen bir sigarayla.

nemli küf kokan sütunların dibinde hemen
adamlar gördüm, yürekleri gözlerine taşan adamlar
boşalan oradan da gözyaşı gibi
tam gözyaşı gibi (öyle diyorum, çünkü yasları eksikti, silinmişti
kaygıları da, acıları desen, yoktu ki. yani bir gözyaşıydı ki,
şahinin boşluktan kopardığı elmas, kaskatı, gene bir elmasla
kesilebilen ancak)
ne dualar geçerliydi onlar için, ne de
dünyayı sanatıyla öğrenen bir gökyüzü işçisinin bilgisi
hiçbiri
ve anlattımdı efsanesini onlara
suya yeni indirilmiş bir teknenin
nasıl filizlere boğulduğunu. ve sonra
dedimdi, kaynağıdır mutluluğun insan da
kuruyup kalsa da bir ağaç gövdesi gibi
ve ardımdan kirli bir su birikintisi beni
izledi durduydu sanki yıllarca.

ey galata rıhtımlı sonbahar, ey gök kuyusu!
ölü bir martıyı tekrarlıyordun boyuna
ağzında güneşten bir solucanla
düşürüp yükseltiyordun onu
sen, dişi kent, sense
az kalsın dişi bir şiir yazdıracaktın gittikçe azalan yaşıma
ayaklarımı denize sallandırarak
gözlerimi bir deniz kuşuna doğru uzattıkça
tuba ağacından kesilmiş iki dal parçası gibi
yazdıracaktın nasıl olsa, yazdıracaktın da...


ii

anımsıyorum şimdi, bir akdeniz seferinde yapayalnız kalmıştım
yıl bin dokuz yüz elli altı
aylardan nisandı olsa olsa
ne param vardı ne satacak bir şeyim
gerçi gemide yatıp kalkıyordum ama
takmıştım aklımı bir kere
tahtadan bir ren geyiğine
gene tahtadan bir truva atına
bulmuştum kafayı çoktan ''hey, çocuklar!''
bilen var mı, neresidir truva?
demeye kalmadıydı gül yaprağı kemiren birisi
taktıydı bir gül yaprağı yakama
bir başkası kapıya sürüklediydi beni
ve dediydi ''işte,
çenenin şurasında truva!''
hani yüzyıl yaşar da insan, nasıl
unutmazsa taşın üstünde seğirten bir karıncayı
kayan bir yıldızı göz açıp kapayıncaya
unutmadım işte bunu da
kan içinde kaldıydı ağzım burnum
doğrusu dövülmeyi sevmesem de
aklımdan geçirmezdim dövmeyi
oysa gemiciler icat etmişler derler keyfine döğüşmeyi
yalan!
''sandal ağacı gibi olacaksın
üzerine inen baltayı kokuna boğacaksın''
ben böyle öğrendimdi üvey babamdan
hayal meyal hatırlıyorum gemiye döndüğümü
rıhtımda bir iki sarhoş tayfa:
''arkadaş tayfanın sarhoş olmayanı kurumuş dal gibidir
gece karşısına çıktı mı uğursuzluk getirir.''
güç halle kaçtımdı oradan da
yırtık mavi gömleğimse rüzgarda
köpürüyordu denizin bir parçası gibi
ve burnumda o yabanıl kan kokusu

kan! dedimdi kendi kendime, kan
ne zaman çıkmaz ki yüze fırsatı yakalayınca.

zamanlar geçti aradan, yıl bin dokuz yüz kırk iki
içimi tüketen bir şenlik vardı iskenderiye'de
kim bilir, bir başka yerde belki de
gece yarısıydı, ellerim
çılgınca kanıyordu
on parmağımdan akan kan on ayrı renkte
içimde yakalanmaktan korkan bir gölge kuşunun nefesi
tüyleri kahverengi eflatun
boyu elli santimden fazla
çırpınıp duruyordu. sözlüğe bakmıştım da daha sonra
yani şenlikten kurtulunca, tükenmekten
bir gölge kuşu sahiden vardı
ben ki gerçekle yiter, düşle ayılırdım hep
bu çelişken yaşamım beni hiç bırakmadı
sabaha doğru usulca havalandı oradan
kaybetti sanki kumarda, var mıydı içimizde kumardan
anlayan.

ey gülistan sokağı, bir tomar gazete unuttuğum ev
yıl bin dokuz yüz otuz üç
vurup da kapını çıktım dışarı
dönüp arkama bakmadım bile
taşıdım aylarca yalnız
bağayla kaplanmış bir duvar saatinin ilk tik takını
öyle ya, bana sorarsanız terketmeli insan yaşamı
ölümü göze almadan
ve anlamalı bir ağaç gölgesi gibi durmaktaki sakıncayı
gitmek, durmadan gitmek
ne ölümünü bilsinler ne yaşadığını

iii

bir gün bir su birikintisinde tanıdım sakallarımı
gözlerimi, o yaman kuşkuyu daha sonra öğrettiler
tuba ağacından kesilmiş iki tek dalı
bilmem ki, tutmadım hiçbir fırtınanın hesabını
ne şiir yazdım gittikçe azalan yaşıma
ne de giz diye sakladım umutsuzluk için yazdıklarımı
keşfe çıktım doğup büyüdüğüm kenti yeniden
tırmandım genelevlerle dallanan sokakları
bozuk plakların, eski püskü eşyaların üstünden atladım
kağıt oynadım hiç tanımadığım adamlarla
zar attım
ve imrendim o kuleyi yaptıran adamın işaret parmağına
sinemalara girdim (bir filmin ortasında ya da sonunda)
oturmadım bile çoğu zaman
girdim ve çıktım
doğrusu hiçbir şey anlamadımsa yaşamımı anladım
öyle hep kesik kesik olan, karışık olan
ve utandım galiba sabahları demli çaylardan

(ki mavi bir taş sıkıştırırdım dişlerimin arasına hırsımdan
denizler, açık denizler
daha doğmamış olurdu dünyanın sıcak karnından.)

bir sabah da bizans paralarına baktım antikacı dükkanlarında
gözyaşı şişelerine, pesüslere baktım
tutuldum bir tasvirle kedi gözünden bir heykelciğe
onca yıl sonra truva atına tutulduğumdan
ama hiç mi hiç gereği yokken bakır bir madalya satın aldım
bilmiyorum ne yaptımdı o madalyayı ben
ya birine verdimdi ya da bir arsaya fırlattım.

bir gün de bir cami avlusunda güvercinleri taşladım
gözleri kör bir kadın mısır satıyordu
ağlamak istedi ben güvercinleri ürkütünce
o an düşünmedimse de sonradan aklıma takıldı
gözleri kör bir insan nasıl ağlar diye.

son olarak üstünde bir taşın
oturdum saatlerce.


edip cansever

12 Aralık 2012 Çarşamba

SONSUZLUĞUN REHİNESİ, KENDİNDEN GEÇME SANATI, NAMAZ KILMA İHTİMALİ, KAHVERENGİ CEKETİN TAM DA ZAMANI VE PARS BLÖFÜ





Biz acı çekerdik ve otobüs beklerdik. Cumhuriyet kadınları kaldırımlara yığılırdı ve kırmızı otobüsler menekşeler saçardı. Acıdan sarhoş olurduk. Kelimelerden. Kitaplardan. Ben bazen WİLLİAM FAULKNER! diye bağırırdım. Kelimeleri okşayıp taşralı kızların yüzlerine sürerdik.
AYAKTA VE huşu içinde bağırır kahkahalar atardık. Kanımızda cümlelerin bitmeyen şehveti olurdu. Siper kazardık. Ellerimizi yıkardık. Yıkılırdı ellerimiz. Ben 5. SENFONİyi dinlerdim Beethoven’ın genç ruhundan. Kim olduğumuzu dünya bize söylemezdi.
Acı çekerdik.
Acı çekerdik.
ACI ÇEKERDİK.
Ahmet Kaya şarkıları sakallarımıza birikirdi. Damarlarımız günlere sığmazdı. Kütüphaneler sendelerdi. Musluklara bakardık zamanı anlamak için. Yaşlanırdık. 
ÇENGELKÖY’DE lacivert sularına boğazın bakışlar indirildi diye sevdiğin kız seni sevecek sevdi seviyor sanırdık. Çengelköy aşkı hafifletirdi. Gece kaldırımlardan toplanan ayak sesleri eve taşırdı bizi ve acı çekecek ne var bu dünyada deyip çay içerdik.
KELİMELER diye bağırdığımız ölümsüz dağlar yığılırdı odaya. Kış akşamlarının üşengeç güneşini severdik.
Merhamet travmasına tutulan bir avuç şiir ve otobüs mola verdiğinde kalbimize abanan hisler yanılsama mıydı sorularına yanıt bulmazdık. Allah’ı neden severdik?
HAYATTAYDIK.
ALLAH’ A İNANIRDIK. DAĞLARA İNANIRDIK. PİYANO RESİTALLERİNE VE İNTİHAR EDENLERE İNANIRDIK. YAŞLI AĞAÇLARIN BİZİ DUYDUĞUNU BİLİRDİK. GALATA KÖPRÜSÜNÜ SEVMEZDİK. GRİ BİR HAÇ GİBİ BEYAZIT MEYDANINDA ASILIRDIK.
AHLAKSIZLARIN VE KORKAKLARIN MUTLULUĞUNU KÜÇÜMSER VE YOKSULLARIN GÖZLERİNDEN NASİBİmiZE DÜŞEN IŞIĞA BOYANIRDIK.
AYNI ANDA 1234 ŞİİR KEMİKLERİMİZİ KANATTIĞINDA VE BİZ TAM DA HİÇLİĞİN ELLERİNDEYKEN SEVGİLİMİZ ÖLÜMCÜL HATIRALAR İŞLEDİĞİNDE TENİMİZE ROMANTİK OLMAYIŞIMIZI SEVAP GİBİ TAŞIRDIK.
BEN UZUN UZUN SECCADEYE BAKARDIM. DENİZE BAKMAK YAVŞAKLIK GİBİ GELİRDİ.
EBU ZER TERLERDİ. ÇÖL ONU SAKLARKEN ŞEYTANLAR SARAYLARA HARÇ TAŞIRKEN EBU ZER GÖZYAŞI OLUP AKARDI BİN YILLIK SAYFALARDAN KİRPİKLERİME. EBU ZER ÖLMEZDİ.
ÖMRÜMÜZÜ İSRAF ETME HAKKIMIZ OLMADIĞI İÇİN TÖVBE EDERDİK.
“SİZ BU DÜNYA İŞLERİNİ BENDEN DAHA İYİ BİLİRSİNİZ” hadisine bakardık sabahları.
Geceleri yırtıcı kuşlar dolanırdı kalbimizin semalarında. Dostoyevski alnımızdan öperdi ve kurumuş parmaklarıyla saçlarımız okşardı. Sarasına ortak olur ve sararan dişlerimizle ölümcül tebessümler sunardık ona.
MERDİVENLERİ YAKARAK YÜKSELEN BİR MELEK!
GELMEYECEK.
Ama merdivenleri yakarak yükselen bir meleğin dünyaya baktığını sanıp gözlerimizi dinlendirmek umuda çok yakın bir ruh tazelenmesi bırakırdı bitmeyen gençliğimize.
İstanbul, yalnızlığımıza kurulmuş görkemli bir tuzaktı ve biz bundan derli toplu bir İstanbul yalnızlığı çıkardık.
Kalp yetersizliği!
Şeytanın payını değirmenini ihmal etmeden teyakkuz halinde ruhumuzun dikenli tellerinde kanayan İsa ve biz bir ortaçağ manastırında hayaletlerin korosuna uyanırdık.
Bazı hayvanların özelliklerini ezberlemeye başlardım. Jaguar, pars ve kaplan. Zihnimizin soğuk kuyularında nefesleri haykırışa dönene kadar …
MUKADDERAT!
YAZARAK İNTİHAR EDENLERİN KADERİNİ DUYARDIK.
Gömleklerimizi ve eldivenlerimizi, sabunlarımızı ve iplerimizi, kâğıtlarımızı ve tırnaklarımızı, kitap ayraçlarını ve rüzgârı tamamlayamazdık.
Bazen annelerimiz olurdu.
Adımı bir kez daha kalbime kazımak zorunda kalırdım.
İşin içinden çıkamamaya alışınca deliliğin özgürlüğe vardığı sınırda ALLAH’a bir kere daha inanırdık. Otoyollarda bizi ikiye biçen…
Bizi odalara bölen
Kağıtlara
Makaslara
Kadınlara
Şiirlere
Bizi saniyelere bölen ALLAH’a….

Bizi en çok eski bir defter öldürürdü.
Eski bir sokak katlederdi bizi.
Sevgilinin ince uzun parmakları bizi boğardı.
Birkaç ölümün sığdığı hayatımız yorulur muydu bundan?

Sonra telefon
Ruh teşhiri
Düzeltmeler
Duvardan duvara akan balıklar
Güzel sessizlik.
………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………