24 Ekim 2011 Pazartesi

AYNADA SONSUZ



    yarın diye bir şey var. sonra yarın… gene yarın.. bir yarın daha var… var yarın… yarın… birikir aşarsın geçersin yarın… yarın sıfırdan olursun… sıfırlarsın yarın… geçtin sanırsın ama artmış sonraki yarına… koltukta üstünden atladığın bir yarın daha… güçsüzlük sanılanı gücün haline getirip daha kaç yarın çıkarırsın… bu senin gücündür. insanları ve hayatı sevmek mesela.. derlenir toplanır sıkışır sıkıştırır

… aaaa kelimeler… siz miydiniz? canlı mısınız? ben mi üfledim size o ruhu? hayır hep vardınız da kendinizi mi hatırlattınız.. kimlersiniz? beklemek, mutluluk, küçük şeyler, renkler, nefes, umutsuzluk, inanç, yeni romantizm, katı hava, ıslak bulut, merhaba da içinde, güneş saf, sade yalnızlık, öyle, öteki, sesin ne kadar yakın sesin ne kadar uzak… bakın siz yarın da buralarda eşyaların arasına sıkışıp bana doğru umuyorum çeşit çeşit marmaralardan eserek …

  yarın … o zaman kendine yeniden, yenilen kendine… her şeyi sev ki bir şeyi sevebilesin.. evet ben her şeyi evet her şeyi demek ki sevebilmeyi beceriyorum…sendeki umudu kim alabilir? yola düşen soğuktan bile, en kasvetli anın bütün enerjisinden, ben neler diyorum hayır onlar beni konuşturuyo sessizce sonra yarın bir sonraki şiire tüm hayatım yedeğimde ve sadece o anın içinde eriyerek ererek dalgın ve şiddetli bir çıkışla kalkışmayla ve ben dünyanın yani eğer dünyada ne varsa ve varsa dünyada bir tek şey bile ben onu duyarım gider gider bulurum onu… dün ve yarın bunu ben hep yaparım… önce her şeyi seveceksin ki bir şeyde her şeyi görebilesin. tamam o tamam o diyelim ki tamam…


   o tamam her yerde … yarın bin türlü düşünce kılığında duygu duygu kılığında düşünce ve sessiz telefon kanseri.. konuşacak çok şeyi olanların gürültülü sessizliğiyle notasız ahenksiz sende varsa eksikliğini aramadığın bulduysan denkleştirmeye çalıştığın ve nasıl bir ayarlamayla göklerden ya da kaderin bir görünüp bir kaybolmasından oluşan …bazen elle tutulacak kadar yakın çoğu kez hep kaybettiğin bir şeyin içinde yitip giden …

  öyle çok bakıldı ki artık var kılmak zorunda kaldı kendini…

  yarın eşyalar koltuk masa parmaklar kelimeler anımsamalar heyecanın hece ölçülü parlamaları Allah var yarın Allahın varlığı daha da güçlenecek sonraki gün daha da …

  şimdi bu anın zembereği kopmadan bazı pembelerin yalancı ışıklarına yasla cümlelerini sökün edişlerini için acıyarak izle… izle kaderinin bu ana sığan parçacıklarını…en yakını en uzak en uzağı yakın yapan bu devr-i daim bu ev menekşesi hayali büyüyüşüne dua ver su ver sessizlik ver sabır ver kokusu gitsin bulsun onu… sen bulduğuna inan.. buna inan… önce inan sonra inan bir kere daha inan yarın da inan yarından sonra da inan…

elde var bir….

   elde var bir ve o birin içindeydi zaten ne varsa o zaman bu her şeydir menekşeye inip ona sığmış bütün kainat. ben o kainatı o çiçekte nasıl dolu dolu görüyor ve işitiyorum anlatamam… öyle güzel anlatamam ki …

  ama öyle güzel ki bu yüzden de anlatamam… ben bunu susabildiğim kadar susarım… sessizliği işitilebilecek hale gelmiş bir …

  bende var bir!

yeraltından...

"... iki kere iki dört çekilmez bir şey. iki kere iki dört, bana sorarsanız, bir küstahlıktır. iki kere iki dört ellerini böğrüne dayayarak yolumuzu kesen, sağa sola tükürük atan bir külhanbeyinin ta kendisidir. iki kere iki dördün yetkinliğine inanırım, ama en çok övülmeye değer bi şey varsa, o da iki kere ikinin beş etmesidir."

" kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? evet, hangisi daha iyi?"

" kırk yıldan fazla yaşamak ahlaksızlıktır "

"baylar, yemin ederim, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; hem de tam anlamıyla, gerçek bir hastalık. fazlasıyla bilinçli olmak, bilincin her türlüsü hastalıktır.

"niçin iyilik üstüne, güzel, yüce şeyler üstüne anlayışım derinleştikçe, batağa daha çok saplanıyorum, neredeyse boğulmama ramak kalıyor? beni asıl şaşırtan şey, bu durumun bende rastgele değil de, sanki öyle gerektiği için olmasıydı."


22 Ekim 2011 Cumartesi

bir şair bisikletle



yeşil otlar tartarken ovadaki rüzgarı
bir yağmur otobüsünden bakıyorduk dışarı
tepeyi irkiltti geçti biri gencecik
biz sandık ki o tepe değişti
ya da biz sandık ki o tepe değişti

bir şey oldu ilk aşkın gözleriyle bakılan

kahveler soğudu yorgun bir kuş bitti
bir çömlek kurutuldu bir tırtıl küçümsendi
herkes dirseğiyle yanındakini: neydi o neydi
içlerimiz büyük bir yudumla susturulmuştu sanki

yeşil otları diyorum, o tepeyi boyluca

bir yağmuru, bir şiiri ve ikindiyi
sağına soluna çarparak bir şair bisikletle
çarpacak bir şey de yoktu, aşıyordu sanki

ahmet murat

17 Ekim 2011 Pazartesi

ORADA



Çıktım ve bekledim. Güneşi ayağımın altında ezercesine… Gökyüzü de ben de aynı yerdeydik aslında. Üzerimde adını unuttuğum bir renk. O rengin akşamı. Senin ışığın henüz burada olgunlaşmadı. Yeni yetme ağzımda memesinin tamamı. İçime çektikçe yok oluyor diyebilirim. Hızlıca kayıp gittiler yarına doğru.

Çıktım ve bekledim. Zihnimde bir kamaşma. Uyuşmuş etimin altında binbir gecenin intiharları. Elimi belime koydum manzaraya doğru. Kısılıp kalmış sesimi yokladım. Nerdeyse gece olacaktı içimde. Öyleyse neden bu yakınma. Yarın, ağaçlara iliştirdiğimde ruhumu, eski bir yazıyı yaşar gibi yapabilirdim.

Çıktım ve bekledim. Aklımdan çıkamıyordum bir türlü. Sonra sessizliğimden taşan sular yokluğun yankısı olana dek zamanın ayak diretmelerinde boğuldular. Sular boğuldular. Kuzey vaktiydi. Bazı hayvanları düşündüm. Kırmızı kırmızı çoğalıyorlardı.

Çıktım ve bekledim. Böyle olması mı gerekiyordu. Tanrı! Ne kadar anlamsızdım! Bu kadar mıydı biriktirdiğim. Bir bıçak boşluğu kesiyordu. Çocuk duvara topu vurup duruyordu. Demek ki ben vardım. Ses bize ulaştığında daha çoktu. Ona dedim ki: uzaklaş buradan.

Çıktım ve bekledim. Az önceyle aramda büyük bir mesafe oluştu. Ayağımın altındaki taşlardan bana haberler geldi. Yürümelisin dedi biri bana. Önce ağzını boşalt. Yani yaşansa da yaşanmasa da aynı kapıya çıkan bir var olma dilimi. Parmaklarımın boğumunda kemikle iç içe…

Çıktım ve bekledim. Daha varmamıştım şimdiki zamana. Aşınmışlığımla, suda bekletilmişliğimle, kaybolmuşluğumla, avuçlarım memelerini kavrarmışçasına, kemiklerimi toprağa gömmüşlüğümle… Daha önce bunları kim yaşadı da ben oldu, tanıştım ve düşüncelerim yürüyüşümü kovalarken…

Acelemiz vardı. Telaşımızı mülkümüz bilip, hepimiz bir cümleyi bir ana yetiştirme telaşında, hayatın içinde bir yerlerde arar gibi kendimizin göz değmemiş yanlarını, sonra kalır gibi, kasılıp, boğuk, katı ve çok sonraları trajedi denilecek biçimde…

Bitmek bilmiyordu ve gene başlayacaktı. Çıkacaktım ve bekleyecektim. Ancak bir el kolumdan beni çekerse, dese ki: orada, senin hep bir başlangıcı tazeleyişinde, kendini kontrol altında, tanrıdan ve şeytandan gelen karmaşık seslere kulak yetiştirdiğin yerde, bunların hepsi anlamsız… Elini uzatırsan kırılıp dökülürüz.

Çıktım. Uykumun tozlarından havalanAN vehimler…
Bekledim. Orada, bazen zincirlerimi parlatışımın sıkıntısında, bazen yarım kanatlı uçma niyetlerimde, bazen de parmak uçlarımın gittikçe inceldiğini dehşetle fark ederek…

16 Ekim 2011 Pazar

sen bir düş imişsin kuşluk çağında, soluma tükürdüm: rabbım gafurdur, bilesin kavuşmak yok islamlıkta, kavuşan kısmısı ancak gavurdur.

TEKFURUN KIZI

Ben seni alamam ah holofira
azığım tamtakır binitim nalsız
bir belde geçerim kalacağım yok
dostlarım bivefa düşmanım yalsız

kolum halat değil bakracımda kum
ben seni alamam ah holofira
sade yoksunluktan yokluktan değil
eline kir olsun elli üç lira

amma ki alamam, bir uzak sevi
gelmiş de çökmüştür taunlar gibi
ben seni alamam ah holofira
geç git hiç bakmadan eğlenme emi

pusatları parlak binbaş istesin
seni ulak, elçi, naib-i kral
ben hoyrat söylesem el bana hoyrat
gelip de ne derim şu dillerim lâl

ben seni alamam ah holofira
baban kafirine kılıç üşürsem
hem de gece bassam, iti uykulu
şöyle ya allah'la bohçanı dürsem

amma ki alamam, yaradan beni
ne ardıç, ne çınar: ufarak çayır
koşumum gıcırdar ölmek dilerim
bağrım kaynıyordur yüklerim ağır

sen bir düş imişsin kuşluk çağında
soluma tükürdüm: Rabbım Gafurdur
bilesin kavuşmak yok islamlıkta
kavuşan kısmısı ancak gavurdur.

Süleyman Çobanoğlu

15 Ekim 2011 Cumartesi

bu sabah


rue clement'dan bu sabah laterna
geçti. arabanın başında genç,taşralı
bir kız,hem çaldı,hem ağır ağır sürdü,
tekerleklerin içinden bu zamana benzemeyen
bir zaman geçti.pencereler açıldı,durdu
sokakta yürüyenler,herkesin içinden laterna
geçti:neşeler durgun şimdi,sönmüş duygular
bir anlığına hareketli,bu sabah laternanın
içinden bir tek bize ait Ölüm geçti
 
enis batur

orada olmayan adam


"Merdivenlerden çıkarken
Orada olmayan bir adamla karşılaştım
Bugün de orada değildi
Keşke dedim
Keşke gitse"


ıdendıty, 2003


 

cuma akşamları...

cumartesi sabahları...

11 Ekim 2011 Salı

kav

Otomobil birden çıkıyor yoldan
Bir deniz kıyısında duruyor
Büyü bıçağı koparıyor onu gri harmanili kayalardan
Yalnız sırtlarından sezilen haçlı erleri kayalardan
Kayalar kapatıyor onun arkasını som
Düşünceyle şekerlendirilmeden
Günse eriyor yön yön Van Gogh'su bir kırmızılık
Kirazların ve güllerin tifoya kardeş çıkan rengi
Kokuları bile kıpkırmızı olan güllerin
Ve otomobilden inen sensin iki avcunda deniz
Çevrene üşüşen zeytin ağaçları
Arkandan inenler o kimlerdir ki avuçlarına gülüyor
Oluşa gülüyorlar kuşlara çocuklara
Ki senin ellerini görmek bir kurtuluştur çocuklara
Sen yüzünde Akdeniz memnunluğu sen Truvalı Helen
Sana gelmiş bütün yunanlılar atlı arabalarla
Atlarla otomobillerle uçaklarla
Bütün kiraz yangını çocukları andıktan sonra
Evrenin akşamından döndünüz evlerin parmaklarına
Almışsın üstüne örtücülüğünü siyah kahverenginin
Ağaç gövdelerinin kavların rengini
Tabiat seninle canlı ve yeni
Tabiatı duruşun ve bakışınla verimlendirmişsin
Ey geçmez gençliğin telâşsız sesi
Sesinle ölümü ürkütmüş terletmişsin
Bir piknik yer altı gençliğine gözlerin
Saçların bir başlangıç eski zaman leylâklarına
Bir vakit gelse ki kapansam ayaklarına
Geçen zamanı yanlış bir rüya gibi yorumlasam
Resmini yunanlılardan kalma kayalara oysam
Gitsem Bergama Tiyatrosunda seslensem ismini
Benimle birlikte tabiat çağırsa seni
Eski çağ çağırsa seni
Yeni çağ çağırsa seni
Her piknik gezintisinde yaptıkları gibi
Çiçek kuş arı ve mavi gökte güneş
Seninle donanırlar çocuk oyunlarında dağ düğünlerinde
 
Ve kayalar ilk olarak atalardan arınmış
Büyümüş denizden gelen sabırsız seslerle
Sonbahar papirüslerini birer birer atmış
Kentse yüzyıllarca ilerde ve ötede
Sen halk ve çocuklar ve bir portatif çadır
Ve kalakalmış bir oto uçurum kenarında
Hafta içi gel gitleri denizde kanayıp ıslanış
Güneş sevinçli yaşlarla kararmış
Tabiatla konuşmaya başlarsın bardakların derinliğinde
Çin çay bardaklarının
Birbirinizi yitirirsiniz tabiatın sisinde
Biriniz Kafdağında biriniz Çinseddinde
Deniz yüreğinizin telâşsızlığından aydınlığını emer de
Akşamın üstüne boşanır yanar beyaz gecelerde
İyot kokulu yalnızlık panayırlarında
Ben bir peri masalı gibi anılırım o anda
Gelip geçen bir nöbet gibi o anda orada
 
Saçılan eşya toplanır otomobil çalıştırılır dönüş başlar
Tabiatla son alışverişi yapar çocuklar
Deniz yavaş yavaş siyah bir kabuk bağlar
Çayırlar üzerinde soğan yumurta kabukları büzülmüş kâğıtlar
Sende kadınlığın o sonsuz gülümsemesi ve toparlanışı var
Gözler hep arkadadır acaba unutulan bir şey mi var
Mutlaka unutulan bir şey var
Gün bir bomba gibi düşer ve batar
Arkaya son bir göz atılır otomobile doluşulur
Şimdi sizi tabiattan koparan geri alan bir asfalt
Şehrin düşüncelerini yayınlayan kalorifer bacaları
Oraya buraya koşuşan insanlar
Ve bütün ışıklar yanar

Son Söz

Sen tabiatın içinde tabiatla birlikte fakat tabiatüstüsün
Karla örtülü yüksek çamlar gibi ancak uçakla gözlenebilirsin
Sen Leonardo Da Vinci'nin ya Van Gogh'un kalemiyle çizilebilirsin

Aragonun söylediği gözler senin gözlerindir
Sen her an bitmeyen bir pikniktesin
Bütün Roma sütunları dikilmiştir senin için
Emperyal Kahvesi Akman yapıldı seni anmak için
Meydandaki anıt bile sen yanından geçtikçe alımlı albenili
Bir bakışta bulurum büyük halk tablosunda seni
Hıçkırıklarım çarpar her gün gök aynasına
Kendimi kaptırıyorum eski rüya oyunlarına
İnsanlar parça parça geçiyorlar yollardan
Sarhoş katil namuslu adam
Ben bir köprü parmaklığına dayalı bekliyorum
Bir piknik dönüşü gelip bu köprüden geçersin diye bekliyorum


Sezai KARAKOÇ

9 Ekim 2011 Pazar

nerde bir sevda kelimesi

Şu gördüğünüz masaya bir aşk şiiri yazmak için
oturmuştum sevgili insanlar muhterem konuklarım
Pazenle kaplama parmaklar
Elele tutup denizlerin üstüne basarak
Dalgaları mahçupluk duvarlarını aşarak
Bir aşk şiiri biçimlemek için başlamıştım.
Deyin ki resitalim
Çekiştiriyor bıyıklarımı yakalarımı
Konfenksiyoncu kızlar
Nasıl bilebilirler kimim nasıl tanırlar içimi
Kertenkele gibi duruyorum bir an altında tunç
bir güneşin
Papatyalar tenler
Ve zülfe dair bir anı sunacaktım
Ama urgan çıktı sevgili insanlar
bir de kör testere

İşkenceden olacak
Kaçamadığım içim
İşkenceci

Van gölü bir bozkır gibi batıyor önümde
Sor: Peki bu gemi
Ağır suları açarak
Hayır ilkin bir aşk şiiri için yokladım bordalarını
Titreşimleri sade ve körpe kımkırık uskurları

Şu var ki yine de bazen çarpık ağzı olacaktım
Piyasaya anlaşılmaz bir kelime tutarak.
Yine anlamadılar şaşkınım
Perişan mı perişan
Vuracaktım kanat
O taş senin bu taş benim
Mezarlık topraklarına yüz sürecek feryat
atacaktım
Aşkını işte böyle algılıyorum

O sabah bulutlar var yapma çiçekler gibi
Görüş uzaklığı onbinlerce metre
Elim dokunuyor her görüntünün tenine kalbine
Bu bir köşk bu da eli çıralı adam
Betonda bir gülümseme
Şair bir kelime daha uzatıyor
Saplanmıyor yine şaşkınım

Bunu duymayacaktım onu görmeyecektim
Başım harran ovasına gömülü
Bir rüyam vardı baktım ağlıyor orda
Dizleri kırık medrese kalıntıları
Sessiz ve baygın onbinlerce
Ateş gibi çölde serçeler gibi kavrulmuş açık
ağızları
İşte ne kadar sen desem
Bunları kavrıyorum aşkın diye
 
cahit zarifoğlu

8 Ekim 2011 Cumartesi

2006

lacrimosa

çılgar

Oralar yazın mı hala, güpgüzel midir?
Gayri şarapsadım ben, İstanbulsadım
Kuşladıysa gözlerimi bir sakar tavan
Sensiz günlerimi çarçur etmek içindir
Ama pörsümüş, gül bitine karmış bir sarı
Siner külçelenir ta evimde barkımda
Pelit acısından yavuz bir özlem kiri
Yu canım usulcacık
Sen bunca umudumun çılgarı
Göğü maviltir bir kırlangıç yakamoz
Balıklar debreşir suda

METİN ELOĞLU

7 Ekim 2011 Cuma

beni sade sen sevdin

Eşyamda izin ayağımda tozun var mı diye sorarsan
Sana can çekişe çekişe değişen eşyayı haber veririm
Ayağımın tozunu silktim eşyamı karıncaya yükledim
Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
Hiç korkmadım seni sükût-u hayale uğratmadım

Sen hatim ol ben yarım sen hatem vur ben dargın sen hatır kır
Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim
Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır
Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır bana kalan sade sabır sade sabır

Ben bu kırık izzeti nefisle çok uzağa gitmem biliyorum
Bende ramak kalmıştır her şeye hasmane tertiplere ölmeye ramak kalmış
Flamasında ölüm işaretleriyle bir kuru benliğim kalmış
Kesilmemiş kartalmış bir adak gibi kaldım amma katılaşmadım
Hatırla sana ve kendime hep inandım, işte ordayım

İmanını tazeledin her cürmümden kalbimden sızan acıdan
Korkarak belirsiz bırakarak dokunmayarak beni sevdin
Tanrı hakkı için sevdin ebedi dostunu bildim, buydu seni avutacak
Hem gerçek hem yalan olan, işte bak bu açık seçikti aramızda
Seni affetmedim sana teslim gönlümü esirgedim bağışladım

Sen sendelediğinde inancımın ilk perdesi yırtıldı
Dediler ki suya götürür susuz getirir adamı
Dediler bivefadır boşuna çınlamasın kulağın
Bense bir kez kerametine iman etmiştim divitin ve hokkanın
Gene de tuz basmadım zaafına seni hasletimden azadladım

Ateşi keselim kesilebilir değilse de, namı var ateşkesin
Bu ateşin narına yanacak sözlükler ve kuralları simyanın
Birkaçsayfa kurtaralım kekeme kalsak bile isimsiz mektuplar için
Şartsız ve müdanasız bir mütareke imzaladım amma
Kerem ettim sana seni hiç aklımdan çıkarmadım

Şimdi burada her şey pırıl pırıl aydınlık ve her saat gündüz
Duvarlarda masalarda kulelerde duranlar bile on ikiye vurmuş
Dünyanın her yerinde kalbimin rehberliğinde bir çocuk doğmuş
Her çocuğa adın konmuş akrep durmuş saat on ikide işlememiş saniye
Bu aşkın aşkı kaldı bende onursa hiçtir terazi kefesinde.

hayriye ünal

".... yani yaşamları bir varoluş değildir."




   “bu tiptekilerin hepsi iki ayrı ruhu, iki ayrı insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytansal , anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, Harry’deki insan ve kurt gibi, düşmanca ve birbirine dolanmış, yan yana ve iç içe sürdürür varlığını. Ve hayli tedirgin bir hayat süren bu tip insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluğun köpüğü göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa süre parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. Böylece bütün o sanat yapıtları, acılar denizi üzerinde, değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. Yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen bir çileli devinimdir, kayalara vurulup kırılan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı bir biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar, düşünceler, eylemler ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir başka anlam içermez. Bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tümüyle insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ananın ölü doğmuş bir çocuğudur, doğanın başarısız kalmış çılgınca ve dehşet verici bir denemesidir. Yine aynı insanlar arasında oluşmuş bir başka düşünce de var ki, buna göre insan belki sadece yarım akıllı bir hayvan değil, Tanrıların bir çocuğudur ve kendisine ölümsüzlük bağışlanmıştır.

Gecelerin insanı olması da Bozkırkurdu’nun  belirgin özellikleri arasındaydı. Sabah onun için günün korkup çekindiği, kendisine hiç uğurlu gelmemiş bir vaktiydi. Yaşamında hiçbir sabah yoktu ki, şöyle doğru dürüst bir neşeyle, doğru dürüst bir sevinçle dolmuş olsun içi; öğle öncesinde hiçbir saat yoktu ki, elinden iyi bir iş çıkmış, aklına parlak düşünceler gelmiş, kendisinin ve başkalarının yüzünü güldürebilmiş olsun. Ancak öğleden sonraları ısınıp canlanıyor, iyi günlerinde ancak akşam üzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen, gönlü şenleniyordu.

Ne var ki Harry kavuştuğu özgürlüğün ortasında ansızın şunu fark etmişti ki, özgürlüğü ölümdü, tek başına kalmış, dünya onu korkunç şekilde kendi haline bırakmıştı……..”

                                                                          BOZKIRKURDU
                                                                          shf:43,44,



  

2 Ekim 2011 Pazar

GENE GELİRİZ




Sefaköy. Yağmurun yumuşattığı adımlarım küçük rüzgârları yedekleyip otobüs durağına meyyal. Bütün günü görebiliyorum önümde. Havalimanına gidip dayıoğlunu Siirt’e yollayacağız. Sabri uzaktan el sallıyor.

Mecidiyeköy. İddaa bayisinde çaylar bayat. Dışarı çıkıyorum sigaramı tellendirmeye. Islak bir şey yayılıyor havadan. Ağır bir hayat, hayalsiz ve akşama bakmaktan kararmaya yüz tutmuş. İçimiz buruk diye yazıyorum mesaj olarak. Yalnızlığımızı öğütmeye çabalıyoruz. Artanı bize kalacak yine. Şiddetli bir mavi…

Kasımpaşa. Yanlış otobüs duraklarında hiç gelmeyecek beklediğimiz otobüsler. Sigarayı yakıp yürüyüşün bir ucundan tuttuk muydu uzağız kederlerimizden. Ama bereketli karanlığımız yoldaş olmuş bize. Kahkahaların hafifletir gibi göründüğü dipsiz zekâ, şeytanı bulup çıkarmakta hep…

Otobüs. İyiden iyiye dağılıyorum konuşmaların dikiş tutmadığı anlarda. Hiçbir dediğimi beğenmiyor ve kendimi doğrultmak için daha berbatlarına yüz sürüyorum. Sabri terliyor.

Beyazıt. Aşksız ve tarihin içinde ve hep eksik bırakılmışlıklarla yüzlerce yıllık yapılara ulaşmayan gözlerimle akşama doğru “benim burada ne işim var” sorusunun gına getiren eşiğinde çarpılmış bedenim, lokanta arayışımız…

Sezai Karakoç. Biz girdiğimizde içerde 6 kişi vardı ve üstad, anılarından derlediği fikirleri neşe içinde anlatıyordu. Hiç hazzetmediğim 4 kişi oldukça sıradan, soru kılıklı cümlelerle üstadı konuştururken biz etrafa ve üstadın ütüsüz gömleğine, güzel kravatına arada bir dalarak dinliyoruz. Yok Sartre yok Camus. Kardeşim adam yazdı bunları okuyun. Biri Nazım’dan söz açıyor.

O işe yaramazlar giderken benim hala anlamadığım ve üzüldüğüm şu sahne yaşandı: Üstad onları, yerinden güç bela kalkıp odanın ortasına kadar gelerek uğurladı! Buna çok kızdık. Kimmiş onlar peki? İkisi bakanlık müfettişi imiş. Bu saygıyı, uğurlamayı hak edecek bir vaziyet, bir derinlik var mı? Yok. Üstad tam benim önümde onlara gülümseyişler yolladı durdu. Bu sahneyi hiç görmeyeydik keşke.

Kaldık ben, Sabri ve 4 kişi daha. Biraz konuştuk. Bir ara “Siz Kürtçenin içinde doğdunuz ve çocukluğunuz o dilin içinde geçti…” demeye başlayıp sorumu ısıtırken, üstad sözümü kesip “ Ben Türkçenin içinde doğdum ve türküm” dedi gülümseyerek. “Ama hep yanlış bilinir” dedi. Bunu ilk kez duyduğumu söyledim. Anlatışındaki edaya bakılırsa Türk olmaktan gayet memnundu da. Oraların sonradan Kürtleştiğini anlattı uzun uzun…

Sonra adamlardan biri çıkmalıyız dedi. Biz kalkalım dedim. Üstad namazı kaçırmayayım dedi yerinden namaza kalkarken. Elini sıkıp ayrıldık. Bizim için odanın ortasına falan gelmedi tabi. Müfettiş değiliz ve kravatsızız.

Zeytinburnu. Otobüs durağından “sakızımızı çiğneyin” diyor Sabri aldığı naneliyi uzatarak. Hava soğuk. Canımız sıkıldı Karakoç’a gittik. Daha da sıkılarak döndük. Şimdi bir cümle kuracağım ve bana çok saygı duyacaksın deyip cümlemi şöylece kurduğumu hatırlıyorum: “ Bu adam hiçbir zaman devletin kendisiye çatışmadı, çarpışmadı. Sadece bazı solcu ve ateist yazarlarla, akımlarla ve diyelim partilerle falan uğraştı. Asıl canavara dikmedi kalemini, gözlerini.” Sabri “Hakkaten saygı duydum sana” dedi. Ama ben üstada rağmen kazandığım bu saygıdan memnum da olmadım. Çünkü o an, bir zamanlar arkadaşlarıma anlatırken gözlerim dolarak, yere göğe sığdıramadığım Karakoç’u, sadece çok iyi bir şair ve yazar mesabesine indirmekle meşguldüm. Yanılıyor olabilirim. Ama hislerim ve düşüncelerim pek çok karanlığı kuşanarak akıp duruyordu.

Konutbirlik. Mandalinalar.

Ve başlık Sabri’nin emanetidir. Hiçbir şeyle ilgisi de yoktur. Boşluğun belini kırmak için, Sabri’nin çay içerken söylediği mütebessim iki kelimedir. Zorlarsak manalar doğurtabiliriz. Bana bu yazı için şevk vermiştir. Kendimize belki geliriz sonra. Ama oraya varana dek yitirdiğimiz ya da soldurduğumuz veyahut parıltılı bakışlarımızın ışığını kaybettikten sonra gördüğümüz pek çok şeyin yaralarıyla, mutluluğa bile mecalsiz iki sürgünden fazlası olamayız da.

Oda. Koltukta demli sigaralar. Yorgunluk atma ritimleri ve yazı hazırlığı edasında çarpan soluk kalbim. Mandalina kabuklarını çöpe atarken yakamı tutan gerginlik… Metin aradı ve ona saldığım birkaç kahkaha. Ben güldüm mü de sarsıla sarsıla, müslümana yakışmayan hallerde gülüyorum. Saldırır gibi bir şeylere.

Yazı. Yazmayı çok özlemişim. Bunu anladım kâğıdın yüzeyinde at sürerken. Burası, hürriyetimin sancağının kızıl dalgalanışlarla otağ kurduğu harp sahası. Metin bana “ Kazanman gereken her şeyi kaybedensin sen” deyiverdi az önce. Devam et dedim ve devam etti de neşterin nerelerden kan akıtacağını bilen gaddar bir dostun hakkaniyetli üslubuyla.

Aşk. Sevgili bizim yedeğimizdir, asıl değildir. Biz yorulursak çok ---ki çokça yoruluruz- o sahaya girsin dileriz. Ve bu dilek uzun sürer. Biz onun sessizliğini de taşırız. En mutlu anlarda bile “Nedir bu eksiklik, onsuzluk mudur?” saplantılarına duçar oluruz.

Satranç. İlk bakışta ilk hamle bizi provasız yakalar. Oyun başlamıştır. Ölüm bilgisinin hamleleri eşlik eder bu oyuna. Ölüm bilgisinin, telaşımızın ruhundan maalesef bizi ölüme daha da yakın eden hamleleri. Taşı oyuna süren de odur, bizden toprak bulaşığı ellerimizin garipliğine aldırmadan hamle bekleyen de.

Biz. Katıksız tutkuyuz. Yokun hükmüne çocukça başkaldırılarız.

Rüzgâr. Dağıtıyor dik durmaya çalışan acemi taşları…

Aralık 2009