30 Eylül 2011 Cuma

bitik adam

Doğa bana karşı,derdi Glenn benimle aynı tarz görüşü paylaşarak, ki ben bu cümleyi de durmadan söylüyorum diye düşündüm. Bizim varoluşumuz durmadan doğaya karşı olmaktan oluşuyor, dedi Glenn, doğayla çatışmaktan oluşuyor, vazgeçinceye kadar, çünkü doğa bizden daha güçlü, onu kendimiz için bir ürününe çevirdik kendimizi beğenmişliğimizle. İnsan değiliz biz, sanat ürünüyüz, piyano çalan bir sanat ürünüdür, iğrenç bir sanat ürünü, dedi sonunda. Biz hiç durmadan doğadan kaçmak isteyen kişileriz ama doğal olarak başaramıyoruz bunu, dedi, diye düşündüm, yarı yolda kalıyoruz. Biz aslında piyano olmak istiyoruz ,dedi, insan olmak değil, piyano olmak, biz ömür boyunca insan değil piyano olmak istiyoruz, olduğumuz insandan kaçıyoruz, tamamen piyano olmak için, inanmak istemiyoruz, ama bu iş başarısızlığa mahkum dedi, İyi bir piyano çalıcısı (hiçbir zaman piyanist demezdi!) piyano olmak isteyen biridir ve ben her gün uyandığımda kendime, Steinway olmak istiyorum, Steinway'i çalan insan değil, Steinway'in kendisi olmak istiyorum, diyorum, Sonra, artık delirdiğimizi sandığımızda, hiçbir şeyden korkmadığımız gibi korktuğumuz, deyim yerindeyse, çıldırmak üzereyken, ara sıra bu ideale çok yaklaşıyoruz, dedi. Glenn ömrü boyunca Steinway'in kendisi olmak istemişti, Bach ve Steinway arasında yalnızca müzik aracı olmak durumundan ve günün birinde Bach ve Steinway arasında ufalanıp gitme düşüncesinden nefret ediyordu, günün birinde, dedi, bir yandan Bach ve öte yandan Steinway arasında ufalanıp gideceğim, dedi, diye düşündüm. Ömür boyu Bach ve Steinway arasında ufalanıp gitmekten korktum ve bu korkunçluktan kurtulmak için büyük çaba gösterdim, dedi. İdeal olan benim Steinway olmam ve Glenn Gould'a gereksinim duymamam olurdu, dedi, bu Steinway olduğumda Glenn Gould'u tamamen gereksiz kılabilirdim. Ama şimdiye kadar hiçbir piyano çalıcısı Steinway olarak kendini gereksiz kılmadı, dedi Glenn. Günün birinde uyanmak ve Steinway ve Glenn olarak tek olmak, dedi, diye düşündüm, Glenn Steinway, yalnız Bach için Steinway Glenn. " bitik adam, thomas bernhard

29 Eylül 2011 Perşembe

ÖBÜR GÖZÜN SARHOŞ ZATEN, BIRAK AĞLASIN

           

ben de onu düşünüyordum. bi daha hiç mutlu olmayacağının hisseden bi insan tırnaklarına, fallara, yaprakların damarlarına, saksı çiçeklerinin kokusuna,atların koşusuna, akasyalara,çöldeki sıkıntıya,deney tüplerine,islerine,israillilere,yazıya, çocukların gülüşünden artana, sümer tarihine, federallerin mermilerine, saat seslerine, hatıranın susuz kalmış taraflarına, delilik ile özgürlük arasında gitgide incelen ipe, örümceğin hünerine, rüyanın pençelerine, inadına allahın varlığına, kuzuların dudağından öpen insan sevgisine, peygamberlerin hırkalarına, kayaların son şekline, saul bellow’un mezarına, kış sayfası kardan değil ama beyazken o beyazlığa,insan olmak deyip de içini dolduramadığımız kan ter vakitlere, iç çeken kızlar şehirlerde gökyüzünü kıskanırken daha da kirlenen sakallarına dilencilerin, kaç kişisin ey yalnızlık sorusuna, etin ve ruhun öteesinde bi şey var insanda ve ona,ona,ona, sessiz ağaç kabuklarının herkes uykudayken inlemesine,ilençe, faturalara, kıyı şeridlerine, iki sevgili arasında mütereddid dururken mektup mektubun kaderden yaptığı karanlık alıntılara, isimleri kendinden önce solan çiçeklere, ışığı odaya almamaya direnen perdeye, kendini kandırırken seninle konuşan allaha, bu duvar bu da parmaklarım ama bazen karıştırıyorum onları diyen demirden sorulara, şarkının nakaratını askıya alan gürültülü sükunet gülmek için hamleler beklerken senden sadece dudağının bir köşesine ödünç aldığın kırışıklığa,tiner kokusuna, tanrı seni soyutlamalardan korusun evlat diyen ölülere, gitgide büyüyen bir kediyi yerli yerine koymak için farkında olmadan ezberinden okuduğun zümer suresine, parmaklarının telaşı kadardır şair gerisi yokluk provasıdır'a, çıtkırıldım kıyafetleri için vitrin beğenen kadınlara, dedemin kemiklerine, zor da olsa başardık nefes almayı ama peki en ciddi laflarını kendine saklar yazarlar zira akbabadır okuyucular cümlesine, çay saatlerinin cennetinde parlamaya başlayan alevin rengine, otobüs duraklarından havalanan havarilere, her şiirin bi yerinde susmalı ama neresinde derken sen ne zaman bir ruh olup uçacaksın kendinden süleyman'a, ne zaman kanatların çıkmaya başlayacak ve ne zaman ölümün bir dizenin şiddetinden olacak kadın'a, duygusal mantık aklını kırbaçlarken siz ikiniz ne zaman susacaksınız'a, bütün kelimeler her gün yalnızlıkta toplanır ve oradan pay edilir yoksul ruhlara ama bencilin payına düşen kefendeki ruj lekesidir'e, kalbini görmeden aşık olur insan ama görünce biter aşk'a, sen sabahları unutkanlığın anahtarını hep kaybediyorsan ezberlediğin taşra şehire dönüşür'e
ve ben bunları yazsam toptan bir kaybediş armağını verir mi allah bana?

28 Eylül 2011 Çarşamba

yağdı yağmur... çaktı şimşek

Romy Schneider için.

Deniz kıyısında koşuyordum
Birden ormanın içine girdiğimi farkettim
Şimşek çaktı, gök gürledi, yağmur başladı
Ormanda yapayalnızdım
"Ne kadar somut şiirler yazıyorum" diye sevindim
Ormanı, şimşeği ve yağmuru yazmıştım
Kaplansa içerilerde bir yerlerdeydi
Şimdi onlar gerçektiler
Şimdi benim yazdığım gibiydiler
Bulutların arasından çıkan pembe bir ışık, denizin
gökle birleştiği yerde pembe bir çizgi çiziyordu
"Ufukta pembe bir çizgi vardı" diye yazabilirim ben
Bu cümlenin bu kadar somut olduğunu kim bilebilir?
Evet, somut şiirler yazıyorum ben, siz bilebilir misiniz?
"Bir zamanlar bir Romy vardı" desem, "Ufukta pembe bir
çizgi vardı" anlar mısınız?
Ya da "Aşık ya da başka bir şey olmak" desem,
"başka bir şey olmak" nedir bilebilir misiniz?
Bunu benim için yapar mısınız?

Çünkü ben "Bu şiir Romy'yi anlatmıyor", derseniz,
sevinerek "Bu şiir Romy'yi anlatıyor" anlayacağım
Romy de "Unutamıyorum, ama yaşamak istiyorum" demişti,
bunun apaçık "Unutmamak ölmek demektir" olduğunu
kim anladı?
Siz anladınız mı?
" 'Gitme kal' diyemedik sana Romy, ama gitme kal " dediniz
mi?

Bir zamanlar bir Romy vardı

Evet, somut şiirler yazıyorum ben, siz de bok yiyin!

ahmet güntan

23 Eylül 2011 Cuma

oluk



Saat kaçı geçiyor nasıl geçiyor
Biri gelene kadar yoldan kaçı geçiyor
Gidince bitermiş bitsin ne yapalım
Her şey yarım yârim.

Çizgiler çekiyor ne çok elden geçiyor
Birinden birinde bir şey bulsak barim
Yıl kaçı geçiyor
Olsun gene ararım.

Bir kuş göçmen – oluktan
Bir ara su içiyor bir gün daha uçuyor
Bir göz sepet koyup salacakları
Bir gözedir belki de ırmaklarım.

BEHÇET NECATİGİL



sevgilerde



Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vakit olmadı.

Behçet NECATİGİL

21 Eylül 2011 Çarşamba

ormanların gümbürtüsü



Artık hiçbir şeye karşı değilmiş gibi
   kayıtsızım
Yolculuğun sonunda ormanda duyduğum sesi öldürdüm
Amacım yoktu sesi öldürürken, ses öldüğü için de
   hala amaçsız sayılırım
Ormana karşı değilmiş gibi kayıtsızdım
Ormandan çıkınca şehrin ışıkları ve ışıkların
   suda işaret ettiği anlamların adı olan dünya 
   ile karşılaştım
Dünyaya karşı da kayıtsızım

"Anlamıyorum seni" diyen birine kendimi anlatmak
   üzere uzattığım kitap hâlâ okunmadığı için,
Bir gecenin sonunda anlatılmamak için yaşanmış
   gönderilmemek üzere yazılmış bir
   mektuba koyarak...
Mantıklı olan her şeyin nedenini aradım
Nedenini aramadığım için artık yalnızca ölümü
   ve aşkı seviyorum
Konuşma haline gelmeyen şeyleri
Susmalı ve sonra ormanın güzelliğinden söz etmeli:
"Kış henüz gelmişti, kar tertemiz ve her yer 
   bembeyazdı"
Biz de mutluyduk
Kimimizin sevgilisi vardı
Sevgilisi olanların üstüne bir taş duvar yıkılıyordu
Taş duvar üstümüze sessizce yıkılıyordu
Ses ölmüştü çünkü nedenini aramadan

Sevgilim sensiz olabilmek için sokaklarda 
   yürüyorum
Sevgilim pencereden bakıyor ve yanıma şemsiye almaya 
   karar veriyorum
Sevgilim sensiz olabilmek için durmadan "Yağmur
   yağıyordu" diye bir cümle tekrarlıyorum
Sevgilim sokağa çıkarken şemsiyemi almayı unutuyorum
Sevgilim son vapuru kaçırıyorum ve iskelenin aynasında
   seni ve yağmuru görüyorum
Hava soğuk sevgilim, bütün gün sobayla sevişiyorum

İskelenin aynası ve aynadakilerin işaret ettiği
   anlamların adı olan dünya
Ki ona bakarken hayatımıza bakardık
Ya da şöyle söyleyeyim:
Hayatımıza bakarken sanki ona bakardık
Yansıttığı görüntü bakırı altın yapmıyor artık

Daha neler yapmadım seni unutmak için, neler yapmadım
Aşk filimleri seyredip sonra aşksız bir dünyada 
   yürümek istemediğim için aşk filimlerine gitmedim
Kırmızı bir fular taktım bileğime şeytan kovmak için 
Arabamı bütün barların önünde park edilmiş görebilirdin
Barda peşimden gelen o adama, şeytan kovmak için senden
   ve Hemingway'den söz ettim:
"Çehov da bir Amerikalıdır aslında"

Neler yapmadım seni unutmak için, neler yapmadım
Üstünde dünya haritası olan bir uyku tulumunda uyudum 
İyi şeyler gördüm rüyalarımda
Sonra bir gecenin sonunda
Seni öldürdüğüm için kayıtsızca 
Ve artık vazgeçtiğim için omuzlarımı tutan o ellerden 
Uzun süre yaşayıp uzun süre öldüğüm
ve mezar taşıma "Ernest ve Scott" yazdırdığım için 
Kremalı çorbalar, et yemekleri ve şaraptan bıktığım
Ve durulamalık konyak da çevirmediği için sessizliği
   altına
"Yağmur kayıtsızca yağıyordu" cümlesinin yerini
   "Yağmur yağıyordu" cümlesi aldı

Sesi yaralı bir kaplan gibi bağırırken bıraktım
"Yağmur yağıyor" dedikçe "Kış henüz gelmişti, kar tertemiz 
   ve her yer bembeyazdı" diyen Hemingway
Ki boks yaparken yazardı
Ya da şöyle söyleyeyim:
Yazarken boks yapardı
Durmadan sesleniyor şimdi bana:
Dünya güzel mi?
Sen soylu musun?
Sevgilin var mı? Mutlu musun?
Eve dönünce kahve, yemekten sonra konyak içiyor musun?
Yoksa hepten mi unuttun şarabın simyasını?

Yağmur hiç yağmadı ben dünyaya baktığım sürece
Bakır altına dönüşünceye dek hiç de yağmayacak zaten 
Kayıtsızım,korkarak ormanların başıma vuran gürültüsünden



ahmet güntan

19 Eylül 2011 Pazartesi

" evet clarisse, kuzuların sesleri kesildi mi?"


  

  "aa ajan starling, bu kör bıçağınızla beni parçalara ayırabileceğinizi mi sandınız? çok hırslısın dii mi? kaliteli çantan ve ucuz ayakkabılarınla bana nasıl görünüyorsun biliyor musun? bir taşralı gibi.pek zevkli olmayan,iyi yontulmuş bir taşralı... iyi beslenmek kemik yapını güçlendirmiş,ama aslında sokaklara düşmüş beyaz kızlardan fazla uzakta değilsin dii mi ajan starling? saklamak için zor kullandığın o aksanın da tamamen batı virginia.

   baban ne iş yapıyor? maden işçisi mi? lambanın gaz kokusu üzerine sinmiş mi? delikanlıların seni ne çabuk bulduğunu, arabaların arka koltuklarında kaba imalarıyla seni nasıl sıkıştırdığını biliyorum.
seninse tek düşündüğün ordan uzaklaşıp bi yerlere gitmekti. neresi olursa... FBI'ya kadar....
.......
şimdi okuluna uç küçük starling!"

15 Eylül 2011 Perşembe

"ben ki boşta bulundum bu şiiri söylerken"


                                                  UÇMAK


yol yürüdük dağlara koşa koşa atlara
göğün ilmeği koptu hepimiz ipten döndük
atlarsız da koşulur tarifsiz uzaklara
düş görüp de düşmemek hüner bu olsa gerek
uykusuna doymamış rüyayı çoktan gördük

rüya dediğin ne ki sıra sıra salıncak
ya söyler ya susarız aynı şarkı tadında
kesilir kesilmez ayaklarımız yerden
tutuşacak perdeler dirliğin üst katında
el çırpmanın kızları sevinçten doğuracak

sustum sözümü tuttum söylemeyi unuttum
unutunca ne gelir bir insanın başına
kopup kopup da kaçan sessizlik kadar nahif
annem gelir aniden ve bir de annem gelir
elinde kış sepeti şimdi tüy gibi hafif

bundan sonrası dünya her taraf ayak altı
yer yarılsa da girsek diye öyle telaşlı
sayı saymaktan dönen kırık kanatlı günler
bekleşir ki tüm kuşlar yol yakınken ölsünler
uçma bilmeyenleri uçuruma gömsünler

uçuruma gömmek mi ben neler söylüyorum
çok uzaktan albatros tek başına hezarfen
yaşamaktan bir eksik yaşamak kadar esrik
böyle bir şeydi yağmur başı aklımda değil
ortası sırılsıklam sonu günlük güneşlik

Hüseyin Akın

DİKKAT



Neyi bozar bu dikkat, oturup ağlamayı
Ve korsanlarını bulur bütün batık gemiler
Az uzakta bir açlık hatırlar afrikayı
Getirir soframıza çimlerine basmadan
Tam uykuya giderken ölümde acemiler

Ben de yoldan çıkmışım önümde acemiler
Öylesine sarılmış bakışları kefene
Neredeyse düşecek perçeminden aynası
Dağları gösteriyor yolunu kaybedene
Değil mi yalnızlık var, bütün yollar aynısı

Tutma beni kendimden eğnimde eşkâlimi
Yapayalnız kalbinle beni rahatta dinle
Toyluk talim eyledim ben sakarlıkta piyade
Hiçbir resimde yokum sorma eski halimi
Beni hayatta dinle yapayalnız kalbinle

İşte böyledir şiir, tutmak gibi nefesi
Hayatın parmak izi insana giden yolda
Dışım çifte minare içimde ezan sesi
Kim gözünü kırpmadan durur bu hazırol’da
Geceden gelen ölüm kim bilir kimin nesi

Ey ulu belletici ben ölmekten anlamam
Bana sorma ne kalır bir uykuluk geceden
Unutmaktır bağlayan insanın çenesini
Bir de onu bilirim bir dikkatlik canım var
Onu da bulan bulur bir gizli çekmeceden

Hüseyin Akın


                                   SULU SEPKEN


Susunca tam şurama geliyor akranım olup
Konuşunca nasıl da boyumu geçiyor hayat
Ben ki boşta bulundum bu şiiri söylerken
Bir sen vardın aklımda hiç kimseden habersiz
Zorlu uzun kışlarıma yağardın sulu sepken
Ben hiç orada yoktum bu şiiri söylerken


Yağmalanırken dünya acılar lafta kalır
Kelimeler toplarım kauçuktan elyaftan
Ben nerede durursam gün oradan kısalır
Oradan başlar hayat hep çelimsiz ve kadın
Şunca zaman uyudum ölmek gibi olmasın
Örselenmiş yağmurlar topladım her taraftan


Pencereden bakışı yaralı bir manzara
Ne kattımsa ben kattım yeryüzü tualine
Başım göğe ermedi şehri ıskalamaktan
Ölmedim de ne oldu bir sevdaya kendimi
Dirseğini boşluğa dayayıp aktı camlar
Hepsi üstüme kaldı ne yağdıysa uzaktan


Dahası var, susmadı dil çürük dal üstünde
Tam iki yol ağzında kuş bakışı çatırtı
Dökülmüş sıvaları korkudan bir ormanın
Üstümüze salıyor göğün huysuz atını
Öylesine düzayak geçilmez balkonlardan
Dinsin diye uçurum saklıyor suratını

                     Hüseyin Akın





yüzyıllık yalnızlık

Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar Macondo, tarihöncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekti. Her yıl Mart ayında, paçavralar içinde bir Çingene obası köyün dışına çergilerini kurar, boru ve dümbelek şamatası içinde yeni icatların çığırtkanlığını yaparlardı. Önce mıknatısı getirdiler. Kendini Melquiades diye tanıtan sakalı taraz taraz, elleri pençe gibi, iri kıyım bir Çingene, Makedonyalı bilge simyacıların sekizinci harikası dediği nesneyle akıl çelen bir gösteriye girişti.

İki maden külçesini peşinden sürükleyerek kapı kapı dolaştıkça, tencerelerin tavaların, maşaların, mangalların yerlerinden tangır-tungur yuvarlandığını, yuvalarından fırlamaya çalışan çivilerle vidaların umutsuzluğundan kirişlerin inlediğini, hele hanidir kayıp nesnelerin hem de çok arandıkları yerlerden ortaya dökülüp Melquiades'in büyülü demirlerinin peşinden paldır-küldür akın ettiğini görenlerin aklı başından gitti. Çingene, kaba şivesiyle, Eşyanın da canı var, diye ilan etti; Bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte. Dizginsiz düş gücü, değil doğa harikalarının, en olmadık mucizelerin ve sihirlerin bile ötesine taşan Jose Arcadio Buendia, bu yararsız icadın toprağın bağrından altın çıkarmaya yarayabileceğini düşündü.

(…)

Ursula,
-Hiçbir yere gidecek değiliz, dedi. Burada çocuk sahibi olduk, o yüzden burada kalacağız.

Jose Arcadio Buendia,

-Ama daha hiç ölen olmadı, diye karşılık verdi. İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.

(…)

… Yılgınlığa düşen Jose Arcadio Buendio, bir zamanlar çingenelerin eşsiz buluşlarını unutmamak için yapmayı tasarladığı bellek makinesini yapmaya karar verdi. İnsan eliyle yaratılan bu harika, ömür boyunca edinilen bilgilerin tümünün her sabah baştan sona tazelenmesi görüşüne dayanıyordu. Bunu bir döner sözlük biçiminde tasarlıyordu. Sözlüğün eksenine oturan, kolu çevirerek çarkı döndürecek ve insan yaşamındaki en gerekli bilgiler birkaç saat içinde gözünün önünden geçecekti.

Hemen hemen ondörtbin maddenin yazımını tamamladığı sırada, bataklıktan gelen yoldan elinde iple bağlanmış tıkma tıkış bir bavulla üzeri siyah bez örtülü el arabasını çeke çeke ve uykucuların o hüzünlü çanını çalarak tuhaf görünüşlü biri çıkageldi.

Ama ziyaretçi, bu yapmacıklığı farketti. Yüreğin o giderilemez unutkanlığıyla değil, çok daha amansız ve hiç dönüşü olmayan bir başka çeşit unutkanlıkla unutulmuş olduğunu anladı. Bu unutkanlığı iyi bilirdi, çünkü ölümün unutkanlığıydı bu. İşte o zaman ayıldı.

(…)

Muhafazakar rejimin yıkılması gerektiğine inanmakla birlikte, tasarlananlardan ürktü. Dr. Noguera, aklını suikastlara takmıştı. Tek tek kişilerin öldürülmesi planlanacak, bir düğmeye basışta harekete geçirilecek bu eylemler sonunda rejimi yürütenler aileleriyle, özellikle çocuklarıyla birlikte yok edilecek, böylelikle de bütün ülkede Muhafazakarlığın kökü kurutulmuş olacaktı. Don Apolinar Moscote, karısı ve altı kızının da bu listede olduğunu söylemeye gerek yok, tabii.

(…)

Dr. Noguera'yı sürükleye sürükleye alana getirdiler, bir ağaca bağladılar ve sorup soruşturmadan kurşuna dizdiler. Peder Nicanor, uçma mucizesiyle askeri yetkilileri etkilemek istediyse de, askerlerden biri tüfeğin dipçiğini indirdiği gibi, kafasını ikiye ayırdı. Liberallerin coşkusu sessiz bu dehşete dönüştü.

(…)

-Hangi silahlarla? diye sordu.

Aureliano, Onların silahlarıyla, diye karşılık verdi.

Salı gece yarısı yapılan çılgınca bir hareket sonunda, Aureliano Buendia'nın komutasındaki otuz yaşına varmamış yirmi bir kişi, mutfak bıçakları ve ucu sivriltilmiş aletlerle silahlanarak garnizonu bastılar, silahlara ekoydular, yüzbaşıyı da kadını öldürmüş olan dört askeri de bahçede kurşuna dizdiler.

(…)

Aureliano, Çılgınlık değil, savaş, dedi. Bir daha da bana Aurelito deme. Ben artık Albay Aureliano Buendia'yım.

(…)

Crespi'nin kardeşi dükkanı açtı. Bütün ışıklar yanıyordu. Bütün müzikli kutuların ağzı açıktı. Bütün saatler sonsuz bir saat başını çalıyordu. Ve bu çılgın müzik sesleri arasında, Pietro Crespi'yi dükkânın arkasında bileklerini usturayla kesmiş ve ellerini bir tas aselbende batırmış olarak buldu.

(…)

Bir gece Albay Gerineldo Marquez'e,

-Sana bir şey soracağım, arkadaş, dedi.

-Niçin savaşıyorsun?

Albay Gerineldo Marquez,

-Niçin olacak? diye karşılık verdi, -yüce Liberal Parti için tabii.

-Niçin savaştığını bildiğin için şanslısın doğrusu. Bana gelince, ancak şimdi kafama dank etti: ben yiğitliğe kara çaldırmamak için savaşıyorum.

Albay Gerineldo Marquez, -Bu kötü işte, dedi.

Albay Aureliano Buendia, onun bu tavrından hoşlanmıştı.
-Doğru, dedi. -Ama yine de, niçin dövüştüğünü bilmemekten iyidir. Arkadaşının gözlerinin içine baktı ve gülümseyerek sözünü tamamladı: -Ya da senin yaptığın gibi, hiç kimse için anlam taşımayan bir şey adına savaşmaktan iyidir.

(…)

Ursula mahkemeye gitmekle yetinmedi, Macondo'daki bütün devrimci subay analarını da tanık olarak getirdi. Kasabanın ilk kurucularından olan, içlerinden birkaçı dağları aşmak yiğitliğini göze almış bulunan yaşlı kadınlar teker teker çıkıp General Moncada'nın erdemlerinden özettiler. Ursula en son konuştu. Onun yüreklere burukluk veren onuru, adının ağırlığı, söylediklerinin inandırıcılığı, adalet terazisini bir an sarstı. Ursula, yargıçlar kuruluna, Bu korkunç oyunu çok ciddiye aldınız ve başarıyla da yürütüyorsunuz. Çünkü ödevinizi yapıyorsunuz, dedi. -Yalnız şunu unutmayın ki, Tanrı bizlere ömür verdiği sürece ana olarak kalacağız ve sizler ne denli büyük devrimciler olursanız olun, saygısızlık yapmaya kalkıştığınız anda donunuzu sıyırıp bir güzel kötek atmak hakkımızdır.

(…)

General Moncada, kalın bağa çerçeveli gözlüklerini gömleğinin eteğine silmek için ayağa kalktı.
- Olabilir, dedi. Üzüldüğüm, beni öldürmeniz değil, çünkü kurşuna dizilmek bizim gibi insanlar için bir bakıma eceliyle ölmek sayılır. Gözlüğünü yatağın üzerine koydu. Saatiyle kösteğini çıkardı.
-Beni asıl üzen, diye sözünü sürdürdü,
-askerlikten onca nefret ettikten, askerlerle onca çarpıştıktan ve onlar üzerine onca düşündükten sonra, sonunda senin de onlardan beter olman. Ve dünyada hiçbir ülkü bu denli alçalmaya değmez. Nişan yüzüğünü ve Kutsal Meryem madalyonunu çıkardı, onları da gözlüğüyle saatinin yanına koydu.

(…)

Albay Marquez, -Yüreğini kolla, Aureliano, dedi, ölmeden çürüyorsun.

(…)

… Papaz efendi o tarihlerde bunamaya başlamıştı. Bu bunaklığı giderek artacak ve yıllar sonra papaz, şeytanın Tanrıya başkaldırışının belki de zaferle sonuçlandığını ve gaflet içindekileri faka bastırmak için gerçek kimliğini gizleyerek, gökler katındaki taht'a şeytanın oturduğunu ileri sürecekti.

(…)

Sayısız ve akıl almaz buluşlarla başları dönen Macondolular şaşkınlıklarının nerede başladığını bilemediler. …

(…)

-Babam ne diyor? diye sordu.

Ursula, -Çok üzgün, dedi. -Senin öleceğini sandığı için üzülüyor.

Albay gülümseyerek karşılık verdi: -Ona de ki, dedi, insan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür.

(…)

… Kendilerinden para istediği eski partili arkadaşları, albayla görüşmemek için kendilerini evde yok dedirtiyor, bucak bucak gizleniyorlardı. İşte o sıralarda Albay Aureliano Buendia'nun -Bugün Liberallerle Muhafazakârlar arasındaki tek ayrım, Liberallerin saat beşte, Muhafazakarların ise saat sekizde kiliseye gitmeleri, dediği duyuldu.

(…)

Odasının karanlığında iğneye iplik geçirip düğme dikebiliyor ve sütün ne zaman kaynayacağını kestirebiliyordu. Her şeyin yerini öyle bir şaşmazlıkla biliyordu ki, kimi zaman kör olduğunu kendi de unutuyordu. Bir keresinde Fernanda, nişan yüzüğünü yitirdi, evi ayağa kaldırdı, altını üstüne getirdi, bulamadı da, Ursula çocukların yatak odasındaki bir rafın üzerinde yüzüğü buldu. Bunun nedeni de basitti. Ötekiler ne yaptıklarına dikkat etmeksizin evin içinde gezinirken, Ursula boş bulunmamak için dört duyusunu da olanca gücüyle seferber ediyordu. Çok geçmeden, ailede herkesin bilinçsiz olarak her gün aynı hareketleri yaptığını, aynı yolu izlediğini ve hemen hemen aynı saatlerde aynı sözleri yinelediğini fark etti. Ancak günlük çizgilerinden saptıkları zaman, bir şey yitirme tehlikesiyle karşılaşıyorlardı.

(…)

Ursula söylediğinin doğruluğuna güveniyordu. O gün, ötekilerin farkına varmadıkları bir şeyi sezinledi. Mevsime göre güneş yer değiştiriyor ve verandada oturanlar da bilmeden güneşe göre kendi yerlerini ayarlıyorlardı. Ondan sonra Ursula, Amaranta'nın nerede oturduğunu kestirebilmek için hangi ayın, hangi gününde olduklarını düşünerek doğruyu bulmaya başladı. Ellerinin titremesi her gün biraz daha göze çarpar hale geldiği ve ayaklarını zorlukla kaldırıp yürüyebildiği halde, Ursula'nın ufak tefek gövdesi evin her köşesini dolanıyordu. ...

(…)

… Bu işi, yalnızlığını unutmak için değil, tam tersine, yalnızlığını yoğunlaştırmak için yapıyordu.

(…)

… Amaranta için dinin yaşamla bağıntısı olmadığını, Katolikliği, bütün töreleri, bütün törenleri ölüm üzerine geliştirilmiş, salt cenaze törenlerini sürdürmek için var olan bir şey olarak gördüğünü söylüyordu.

(…)

… Evdekilerden hiçbiri Amaranta'nın özene bezene Rebeca'ya kefen diktiğini anlayamadılar. …

(…)

… Amaranta, Albay Aureliano Buendia'nın süs balıklarıyla yarattığı kısır döngünün nedenini işte o zaman anladı. Dünya, Amaranta'nın yalnızca teninde sürüyordu artık, iç benliği tüm kötülüklerden arınmıştı. Amaranta, bunu yıllarca önce kavrayamamış olduğuna üzülüyordu…

(…)

… Tabuta girerken saçlarını böyle yapmasını, ölüm öğütlemişti. Sonra Ursula'dan ayna istedi, kırk yılı aşkın süredir ilk kez suratını gördü. Yaşlılık ve acıdan çökmüş yüzünün, kendi kurguladığı yüze ne denli benzediğini görünce şaşırdı. Ursula, yatak odasındaki sessizlikten, havanın kararmaya başladığını sezdi.

(…)

-Ne tuhaf bir adam, dedi. -İnsan yüzüne bakınca yakında öleceğini anlıyor.

(…)

Gülümseyerek, -Çocuğu nehirde yüzen sepetin içinde bulduğumuzu söyleyeceğiz, dedi.

Rahibe, -Buna kimse inanmaz, diye karşılık verdi.

Fernanda, -Madem İncil'de yazdığı zaman inanıyorlar, ben söylediğim zaman neden inanmasınlar, dedi.

(…)

Ama çok geçmeden onun çarşı pazardaki malların fiyatı gibi ansiklopedide olmayan şeyleri de bildiğini anladı. Bu bilgileri nereden aldığını sorunca, Aureliano, -Her şey bilinir, demekle yetindi…

(…)

-Aureliano' dedi. -İyi bir yarasa olamayacak kadar kuşkulusun.

(…)

Orada öylesine mutluydu, kendini kusursuz arkadaşlığa öylesine yakın buluyordu ki, Amaranta Ursula düşlerini yıktığı gün sığınmak için oradan başka yer aklına gelmedi. Göğsünü tıkayan düğümleri biri çıkıp da parçalasın diye içine dökmeye, her şeyi anlatmaya hazırdı, oysa Pilar Ternera'nın kucağına kapanıp uzun uzun ağlamaktan başka bir şey gelmedi elinden. Pilar Ternera, parmaklarının ucuyla onun başını kaşıyarak ağlamasının kesilmesini bekledi ve Aureliano daha aşk acısıyla ağladığını açıklamadan Pilar insanlık tarihinin en eski gözyaşlarını tanıdı.

(…)

-Demek sen de inanmıyorsun, dedi.

-Neye inanmıyorum?

-Albay Aureliano Buendia'nın tam otuz iki iç savaşta çarpıştığına ve hepsinde yenildiğine. Askerlerin üç bin işçiyi istasyonda kıstırıp makineli tüfekle biçtiğine ve cesetlerin iki yüz vagonluk bir katara yüklenip denize döküldüğüne.

Papaz acıyan bakışlarıyla onu süzdü.

-Ah oğlum, diye içini çekti. -Şu anda senin ve benim varolduğumuzu kesinlikle bilebilmek yetiyor bana.

(…)

… çünkü yüzyıl içinde tohumu aşkla atılmış tek insan o
oluyordu.

(…)

Dehşetten donakaldığı için değil, Melquiades'in son ipucu o anda aydınlandığı için yerine çakılı kalmıştı. Elyazmalarındaki son cümle, insanın zaman ve mekan düzeni içindeki yerine yerli yerinde oturuyordu. -Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer, diye yazmıştı Melquiades.

(…)

Aureliano çok iyi bildiği olaylarla zaman yitirmemek için on bir sayfa birden atladığı anda, Macondo Kutsal Kitapta yazılı kasırganın gazabına kapılıp dönmeye başlamış bir toz ve taş girdabı haline gelmişti bile. Aureliano içinde yaşadığı anı anlatan bölümün şifresini çözmeye koyuldu. Bir yandan şifreyi çözüyor, bir yandan okuduklarını yaşıyor, konuşan bir aynaya bakıyormuş gibi son sayfalarda yazılı olayları söyleyerek yaşıyordu. Sonra kendi ölümünün nasıl ve ne zaman olacağını öğrenmek için bir sayfa daha atladı. Son satıra gelmeden önce, o odadan bir daha çıkamayacağını anlamış bulunuyordu. Çünkü elyazmalarında Aureliano Babilonia'nın şifreleri çözdüğü anda aynalar (ya da seraplar) kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı.