29 Mayıs 2011 Pazar

veda hutbesi




“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamdeder, O’ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah’dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O’nun kulu ve Rasûlüdür.”
“Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.  İnsanlar! Bugünleriniz nasıl  mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Ashabım!  Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O’da sizi yaptıklarınızdan  dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib’in oğlu (amcam) Abbas’ın faizidir. Lakin  anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib’in torunu Iyas bin Rabia’nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah’ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü’minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç   şaşırmazsınız. O emanetler, Allah’ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
Mü’minler!  Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman’ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar  kardeştirler. Bir Müslüman’a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar!  Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.
Ey insanlar!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında  en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.  Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine  suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
-  Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
-  Allah’ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
-  Zina etmeyeceksiniz.
-  Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? ”
Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:
“Allah’ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!”
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu:
“Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab!

28 Mayıs 2011 Cumartesi

tek oğlumun mezar taşı’ndan




Ben senin halkının direndiği bir şey biliyorum
Onların dar kulübelerde inşa ettiği cennetlerde  
Onları birbirine bağlayan bir şey biliyorum
İkiyi bir yapan üçü bir yapan
Bir orduyu tek bilekte tek yumruk yapan bir şey biliyorum
Ben onları açıkta gördüm meydanda sokaklarda
Daracık basık boyası kalkmış odalarda
Onlarda değişmeyen bir şey biliyorum
Her sabah uyanınca küçük bir muharebe etmeden
Her sabah bir zaferle ayrılmadan yataktan
Her sabah yeniden teslim olmadan teslim olunacak olana
Eşiği çiğnemezler biliyorum
                                                                               
Hayriye Ünal

26 Mayıs 2011 Perşembe

Federico Garcia Lorca İçin Ode


Korkudan ağlasaydım ıssız bir evde tek başıma
Gözlerimi söküp aç hayvanlar gibi kemirseydim
Seninçin yapardım onu, portakal ağaçlarının yasını duyuran
Yiğit türküsü için şiirinin

Seninçin hastaneleri maviye boyuyorlar
Okullar ve deniz kıyısı kentleri büyüyor senin için
Seninçin yaralı melekler tüylerle kuşanıyorlar
Gelinlik balıkların pul pul giysileri senin için

Uçuyor deniz kestaneleri göklere doğru
Seninçin dikimevleri kara zarlarıyla
Kaşık ve kanla dolduruyorlar
Yitik kurtelaları yutup öpüşlerle intihar ediyorlar
Ve beyazlar giyiniyorlar

Şeftali sarısına bürünüp uçtuğun zaman
Güldüğün zaman fırtınalı pirinç tarlalarının gülüşüyle
Türkü söylemek için dişleri, şahdamarları
Boğazı ve parmakları yerinden oynatırsın
Ah o güzelliğin için ölebilirim
Ölebilirim kırmızı göllerin kıyısında
Ki orada güz ortasında sen yaşamıştın
Yere yıkılmış bir kısrakla
Kan lekeli bir tanrıyla

Mezarlıklarda ölebilirim
Ki onlar akarlar külden nehirler gibi
Sular ve gömütlerle
Geceleri suya batmış çanlar arasında
Nehirler kışlalar gibi doludur
Hasta askerlerle ölüme doğru akan nehirler
Mermer sayılar, çürük taçlar ve cenaze yağlarıyla

Ölebilirim seni görmek için
Geceleri sellere kapılmış haçları seyreden
Ayakta ve ağlayan seni
Nehrin kıyısında ağlıyorsun
Bırakılmış ve yaralısın
Ağlamayı ağlarsın gözlerin dopdolu
Yaşlarla, yaşlarla, yaşlarla

Geceleri bırakılmış ve yalnız
Kara bir huniyle
Gölge, duman ve unutulmuşluk yığarsam
Trenlere ve gemilere
Kemirilmiş küller yığarsam
Seni sütüyle emziren ağaçlar için yapardım
Topladığın altın suların kuş yuvaları için
Kemiklerine dolanmış şarap için yapardım
O şarap ki sana gecelerin gizemini söyler

Islak soğan kokan kentler
Seni bekler
Usulca türkü söyleyip geçmen için
Saçlarına yuva kurar yeşil kırlangıçlar
Spermaların sessiz gemileri seni izler
Sümüklüböcekler, haftalar
Bükülmüş yelken direkleri, vişneler
Solgun yüzün onbeş gözüyle birden görününce
Ağzın kana bulanınca

Resmî daireleri islerle doldurursam
Ağlayarak kırıp parçalarsam saatleri
Sadece seni görmek için yapardım
Evine yazın gelişini çürümüş dudaklarla
Ölümcül giysilerle gelişini birçoklarının
Yaslı görkem bölgelerinin gelişini
Ölü sapanların ve gelinciklerin
Gömüt kazıcılarının ve atlıların
Gezegenlerin ve kanlı haritaların
Küllerle kaplı dalgıçların
Uzun bıçaklarla delik deşik
Bâkireleri sürükleyen maskelileri
Kökler gelir, damarlar, hastaneler
Kuyular ve karıncalar
Örümcekler arasında ölmüş
Bir subayı taşıyan yatakta geceler gelir
İğrenmenin gülleri gelir ve iğneler
Sarışın bir gemi
Rüzgârlı bir gün gelir çocuklarla
Ben gelirim sonra Norah ve Oliviero
Vicente Alexandre ve Delia gelir
Maruca, Malva Marina, Maria Luisa ve Larco
La Rubia, Raphael Ugarte
Cotapos gelir, Rafael Alberti
Carlos, Bebe, Manolo Altolaguirre
Molinarı
Rozales gelir, Concha Mendez
Ve adını unuttuğum ötekiler

Bırak da seni süsleyeyim bir taçla
Sen, sağlığın ve gelinciklerin çocukluğu
Sen saf gençlik, özgür kara bir ışık gibi saf
Söz aramızda Federico
Şimdi kimseler kalmadı kayalar arasında
Bırak da basit olsun sözlerimiz
Sen ve ben gibi basit
Şiir neye yarar çiyler için yazılmazsa
Bu gece için yazılmazsa neye yarar
Ya da korkunç acılarla kıvrandığımız günler için
Bu günbatımı için yazılmazsa
Şurda hızla atan yüreğiyle
Kendini ölüme hazırlayan
Şu yaşlı adamın durduğu

Yıkık köşebaşı için yazılmazsa neye yarar?
Ama geceler var, Federico
Geceler yıldızlarla doludur
Bir nehrin üstündedir yıldızlar
Yoksul halkın üstüste yattığı
Evler gibidir tıpkı
Camlarında kurdelalar sallanan

Birileri öldü belki
Kimi işini yitirdi dairelerde
Hastanelerde, asansörlerde
Maden ocaklarında
İnsanoğlu acı çeker de
Her yerde bir amaç gizli, ağlamalar heryerde

Yıldızlar sonu olmayan bir nehirde
Camlarda ağlamalar vardır
Gözyaşları kapı eşiklerini eskitir
Odalar sırılsıklam olur gözyaşlarından
Dalgalar gibi gelir vurur kilimlere

Federico
Dünyayı gördün sen, sokakları gördün
Acı sirkeden tattın
Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında
Trenler ki dumandan tekerlekleriyle
Yol alır
Sadece taşların, rayların ve ayrılıkların
Olduğu yere

Heryerde sorular soruluyor
Heryerde
Bir kör adam var üstü başı kanla kaplı
Bir başkası var ki gazapla bilenmiş
Yüreksizin biri var
Ezilmiş yoksulun biri var
Çivilerle kaplı bir ağaç var
Haydutlar var sırtında övgüler taşıyan

Yaşam bu, Federico
Hepsi bu kadar
Erkeğin erkekçe sunacağı
Hüznün arkadaşlığından başka ne var?
Şimdiye dek çok şey öğrendin
Başkaları da sırası gelince öğrenecekler
Yani öğrenmek isteyecek olanlar.

Pablo Neruda

galt's'ray





içim açılıyor
pilav kokan koridorlarda

grand-courr'a çıkınca
içim kapanıyor

ebedî vakansta
çocuk olamayacaksın artık
allâsmarladık
neuf-cent-dix-neuf


asaf hâlet çelebi

25 Mayıs 2011 Çarşamba

ZİYA OSMAN SABA İÇİN HATIRLAMALAR




 “çözülen bir demetten indiler birer birer”

  kemalettin kamu 1948’de öldüğünde, siyah beyaz hüzünlerden yapılma evinde yapayalnızdı, 47 yaşındaydı, yaşadığı süre içinde tek bir şiiri kitabının yayınlandığına şahit olmadı, hiç evlenmemişti, ömrünün 3 yılını, penceresinin altından aşk dolu bakışlarının yağmurunda ıslanmadan geçen bir kıza ayırmıştı, vereme gönül vermiş âşıkların yaşadığı yılların içli şairiydi, kız baloya başka bir erkekle gittiği için kırılmıştı, kızın ailesinin “ dans etmemek koşuluyla izin verdiklerini” söylemesine rağmen kıza bir mektup yazmış ve kapısını çalmış, beklemiş, ancak mektubu okuyan kız daha sonra kapının önünde heyecanla cevabını bekleyen kamu’ya cevap olarak kapıyı sertçe kapatmıştı. geri kalan hayatını bu sızının içinde yaşadı ve yalnız öldü.  

   o türkiye, yaşadıkları hayatın şiirini yazan ve yazdıkları şiirin hayatını yaşayan şairlerin türkiye’siydi. o şairler de sanki aynı mahallenin sakinleri misali penceresi birbirine açılan şiirlerde yazdılar ne yazdılarsa.

   “ bırak yorgun başları bu taşlarda uyusun”

  cemal süreya’nın Ziya Osman Saba için söylediklerinde, şiiri ve şiir tekniğine dair yaklaşımlardan ziyade şiirine nasıl sevgiyle yaklaştığını da görürüz. zaten o sevgidir o şiirin kendini bize açmasını sağlayan ve bizim o şiire açık bir sevgiyi içimizde hep sakladığımızı hatırlatan. bugünden bakıldığında Ziya Osman Saba’nın şiiri ilköğretim türkçe kitaplarında kendine yer bulan ve çocukların sorduklarına cevap olan bir şiirdir de. ama bu gerçek o şiirlerin değerini azaltmaz.

   “hep beyazı söyledi ziya osman saba.hiç terlemedi şiirinde.daha doğrusu yalnız alnı terledi. o da utangaçlığından belki. alnını silmek için beyaz bir mendil taşıdı elinde.
  
   şiiri küçük dayının şiiridir. günün birinde trafik kazasına kurban gidecek bir dayının.
vazgeçişten serinlikler çıkardı. yetinmeyi bir mutluluğa dönüştürmek istedi. sofanın şairidir.
sonra da öldü.
şimdi cesedi bozulmamış duruyor. alnında o mendil.”*

   “sonra da öldü”! cemal süreya bunu derken elbette ne dediğini çok iyi bilmekteydi. “sonra da öldü”, çünkü ölümü kendinden, şiirinden ve hayatından ayırmamıştı. bu kısa değinisinde süreya hiç büyük harf kullanmaz ve tam da anlatılması gerektiği gibi anlatır o’nu. ve güzel, sade, küçük, beyaz, temiz ve beyefendi hayatını tıpkı yaşadığı gibi bıraktığını anlayıveririz.

   Ziya Osman Saba “1957’de hayatını kaybetti ya da öldü”nün çok ötesindedir o cümle.

  “ tutuşmuş ruhlarına bir damla gözyaşı sun”

    sebil ve güvercinler şiirinde yer alan bu dizede “tutuşmuş ruhlar” güvercinler midir? sanmam. şairin güvercinlere bakışından taşan biraz da kendi ruhundaki yangın gibi gelir bana. güvercinin tutuşmaya elverişli bir ruhundan çok şairin güvercinleri kendi merhamet yüklü dünyasına dahil edişi okunur o dizede. “nihayetsiz çöllerin üstünden hep beraber” geçen güvercinler en fazla susamışlardır. “susamış ruhlarına bir damla gözyaşı sun” demez de “ tutuşmuş ruhlarına bir damla gözyaşı sun” derken şair bilir ki o güvercinler sebilden su içtiklerinde kendi ruhundaki yangın dinecek, sevinecek şair ve belki eve gidip bu şiiri yazmaya otururken, -ki ben hiç görmesem bile evini hayal edebilirim o’nun- esmer yüzünde bembeyaz bir tebessümle bunu anlatacak eşine.

   “ bir sebile döküldü bembeyaz güvercinler”

   şimdi yorgun türk şiirinde üste alıntıladığım bu dört dizeye benzer dizelere rastlayanınız var mı? kim kullanabilir bu dizelerin kelimelerini bu denli güzel bir şekilde ve hangimiz yansıtabilir bu şiirin ruhundan taşan karşılıksız hayat sevgisini. ya da kullanmaya kalksak bile, buna yakın durmaya çalışan bir şiir yazabilir miyiz? bu safiyeti bulabilir miyiz? burnu büyük şiirimiz, güvercinleri, güvercinlerin sebile dökülüşünü ve onların susuzluğunu can evinde hissedebilir mi?

   Ziya Osman Saba dünyaya sanki çok uzak yerlerden, belki ahretten, cennetten, belki de gittikçe uzaklaştığı ve uzaklaştıkça içinde bir ağıta dönüşen çocukluğundan, mahallesinden, ilk aşkların çeşmesinden, annesinden ve yitirilen her ne varsa onlardan bakan şiirler yazdı. muhtemeldir ki entelektüel bir donanıma ya da şiir bilgisine sahip değildi. fazla kelimeden yaralı bir yüreği ya da zihni de yoktu. varsa bile bize onları sunmadı. yazdığı şiirlerde şair neredeyse yoktur. şairini anlatmayan şiirler yazdı. o, şiirlerinde mahcup bir ses olarak geriye çekildi. hep bir hasrete doğru söyledi ne söylediyse ve çok eski bir yerden, çok eski istanbul’dan, beşiktaş’tan, misak-ı milli sokağından şiirini duyduk biz. şiiri, yüzüne benzeyen şairlerdendi.

   “ rabbim şuracıkta sen bari gözlerimi yum/sen bana en son kalan ben senin en son kulun/bu akşam artık seni anmayan istanbul’un/bomboş bir camiinde uyumak istiyorum”

   sene 2009. “her akşamki yolumda” şiirinden bu yana yarım asırdan fazla bir zaman geçmiş. o’nun şiirlerini okurken içimizi yakanın ne olduğunu düşündüm. elimizin altında büyük bir şiir tecrübesi var. ama kullanıldıkça tazeliğini ve özünü kaybeden kelimelerden yaralı bir yüreğimiz ve zihnimiz var.

   penceremizin altından geçişini heyecanla beklediğimiz sevgililerimiz yok. kimsemiz de kalmadı. gönlümün ucunda ve gözümün yaşında Ziya Osman Saba’nın duası var:

“rabbim nihayet sana itaat edeceğiz
  artık ne kin ne haset ne de yaşamak hırsı
  belki bir sabah vakti belki gece yarısı
  artık nefes almayı bırakıp gideceğiz
  ben artık korkmuyorum her şeyde bir hikmet var
  gecenin sonu seher kışın sonunda bahar
  belki de bir bahçeyi müjdeliyor şu duvar
  birer ağaç altında sevgilimiz annemiz
  gece değmemiş sema dalga bilmeyen deniz
  en güzel en bahtiyar en aydınlık en temiz
  ümitler içindeyim çok şükür öleceğiz”

 
  Bir Nokta - Aralık 2009


16 Mayıs 2011 Pazartesi

michiganlı ölmüş şair theodore roethke'yi okurken katlanan sadelik: kasım 1975




bir düşe uyanıyorum ve ağırdan alıyorum şiddetimi
öfkemi bağırıyorum baskın getirilmiş işbu sevinçte
fakirlik içre öğreniyorum o gidilmesi gereken yeri

hissederek yaşarız. burada bilinmesi gereken ne ki?
oluşumu dinliyorum yakalarken sağırdan sağıra teni
bir düşe uyanıyorum ve ağırdan alıyorum şiddetimi

sizler güya birliktiniz yitik oğula, şimdi neredesiniz?
cumhuriyet sahtesi gömük bilinç sizi! iliği kustum
usunçla ve giderken öğrendim o gidilmesi gereken yeri.

tek şiir hayatı da yener ama nitedir tabiatın sesçili
bir rüzgar ağsın gözlerden rengarenk yıldızlı merdiveni
o uyansın bir düşe yeniden ve ağırdan alsın şiddetini

işlek maddenin ayrıksı mizahı yansır keskin imgelemde
kokulu ayna ve sevdançin, öylece açık yeryüzünü al
sonra safran kan kesmiş giderken öğren o gidilen yeri

söz söz değildir yetke küllenmedikçe. bunu bilmeliydin.
uzak düşen her sır düşmektedir. ve nicel bize yakındır.
bir düşe uyanıyorum ve ağırdan alıyorum şiddetimi
giderken öğreniyorum gidilmesi pek gereken o yeri

mustafa ırgat

15 Mayıs 2011 Pazar

ARAFTA YAŞAMAK



  “ben bu pasajda doğdum/bazen yere yattım yüzüstü/parmaklarım kırıldı/parmaklarım kırılınca girdiler rüyalarıma/
rüyamda başımın üstünden geçen kelebekler gördüm/belki başımın üstünden geçen ölümlerin rüyalarını/sonra neden ‘bir’ çıktı dünyamdan/her şey parça parça kaldı.”
Yusuf Uğur Uğurel, Yağmuru Bekleme Odası.

Konaktaki öğretmenevi oldukça yüksektedir.yürüyerek oraya çıkmak yorucuydu.merdivenlerden sonra eski sokaklar başlardı.evler birbirine omuz verirdi.
karanlıkta bile kendinin belli eden turuncular sarılar ve yeşiller olurdu gecelerde.
dualar gökten yere iner gibi sokaklara serilirdi gece.
denizin serinliği yayılırdı aramızda.
masal,hayatın renklere bölündüğü gecelerde kalbime okunurdu.
karanlığın ortasında sürgünün ebedi hazzı kalbime siyah ipliklerle bağlanırdı.
gecenin kör bakışı üzerimizde kem gözlerle gezinirdi.
sonsuzluk bir damlaydı.
başucumda yolculukların,yolların ve gecenin gürültüleri olurdu.
hafızanın kuyusuna kötürüm kelebekler düşerdi.
biz yürürken taşlar adımlarımıza eşlik ederdi.
ölmeden evvel telaşla ellerimiz birleşirdi.
gündüzleri denizin kuru rüzgarı dilimizi kalbimizi kuruturdu.
insanlar bir leke gibi damlardı ruhuma.
onun boynundan yükselen kokular olurdu ve dar vakitlerde ruhumu dinlendirirdi.
yine de herkes gibi olmanın sıkışmışlığında boğulurdum.
merdivenlerden sonra hayat biterdi.
son basamak aşağılarda kalmış şehri sırtımızı dayadığımız eski bir hatıra gibi dondururdu.


  Zihnimde yaptığım virüs taramaları geriye sadece soyutlamalar bırakırdı.
simsiyah örümceklerin elinden kurtarabildiğim sadece beyaz bir kalp olurdu ki o da kansız bir kalpti.
yenilmiş merhabalar
bol makyajlı tebessümler
kırık sesler
kararsız ayaklar
kısık bakışlar
başımın arka taraflarındaki unutulmuş uğultular…


Vücudu demir bir kafesi andırana dek ellerim beni yönetirdi. sonra ellerimden dökülen kanlarda boğulurdum.
artık insanların yüzleri açılmaya başlardı.
boşlukta çınlayan kahkahalarımın çarptığı aynalar olurdunuz.
sert gömlekleriniz omzumu çizerdi.
saatlerle bir olup ölünürdü.
sabah oldu mu aşağı sokaklar sisten görünmez olurdu
ve ne güzel bir manzaraydı.
sanki yol bulutların üstündeydi.
köpürmüş yumuşak dumanlar sarmıştı ufkunuzu.
bunu hiç birimiz hayal edemezdik.
kendimizi sis yüklü boşluğa bıraksak sanki ölünmezdi.
yumuşaktı sis bulutları.
nereye düşeceğimizi bilmemenin heyecanını duyardık belki.

                                              *******

dilimde birikmiş sessizliklerle sana geldim.
kış gibi kokan omuzlarımı sana verdim.
kullanmadığım kelimelerden bir dua yaptım.
sokaklar nefesimi bana çevirmeden nefes nefese baktım sana.
terzilerin biçtiği gövdeler içinde en son sen parladın.
kan kırmızısı alfabeni ezberledim senin.
adının anlamına ölümümüzü sığdırdım.
bir ömürlük uykumun ucunda sesin ne kadar berrak.
incelmiş gövdenin arkasında öbür dünya.

                                                ********


  başımı koyduğum yastık 31 yaşında. Her sabah beni boşluğa fırlatan yatağımda iyi alınmamış uykular. ve sırtıma yüklüyorum büyük harfleri.ucuz lokantalarda akşam oluyor.garsonların kirli yüzlerinden bana bakıyor kahverengi kaderim.

  yazının bir ucu ölüm.ama hangi ucu ölüm?

                                                 ********


  küllükler boşaltılır.boşaltılır.
  hırkalar başlar.başlar.
  dostoyevski kıştır.kıştır.
  bana doğru bir kız büyür.büyür.
  onu burnumla mı tanırım.tanırım.
  annemin sesi hastalığımı sorar sesime.sesime.
  sesim bana şiir okur mu.okur.
  öyleyse 31 yaşındaki bakışlarım yüzünü nakışlar mı.nakışlar.
  sokaklar mistik mağlubiyetler için.
  kendi ölümün için başka ayrıntılar ara.
  ruh nedir?
  şimdi o mu yazdı bunları?

                                                   ********

  ve öylece kalıyoruz hayaletler gibi…

demangeaıson - iki kanat


 
Hayatsız kalmıştım. Birden Dürin
Chopin’in yedi numaralı valsiyle
balkonda belirdi.

Cildi çürüyen İstanbul’un üstünden korkulu göz
Sonbahar üstüne çöktü. Süsünden öldü şehir
hüznünden oldu. Bir de o gün Şevki bey
biraz çekil kardeşim demesin mi Chopin’e
ravii meçhul
ama inanmak serbest
ben kimseye yetim olduğumu
söylemedim üstelik
vesayet altında falan değilim. sadece
hayatsız kalmıştım. Büyüyünce geçti.

                                      İKİ KANAT
                                         

Bizim ahşap evimizin kapısı Kastamonu’da
iki kanatlıydı. Biri
hep kapalı dururdu kanatların
ardında demir dayak.

Gece olur
Karanlığın haşyetinden kapanırdı tek kanat.
Boyasızdı tahta kapı
bu yanıyla güvenirdim ona.
Yıl elli üç. Üçteyim. Dövüşmek üzereyken bir yaşıtımla
Malenkof! diye bağırmışım, öfkeden patlayarak.
zavallı arkadaşım
Hiçbir şey anlaşılmayan bu telaffuz karşısında
Şaşırıp kaçtı bağıra ağlaya.

Sonra kızlar geldi
bir kanadı açılmayan
boyasız kapının önündeki betonda
rond yaptılar ve raspa oynadılar:
Raspa raspa ras
Kore’ye mektup yas.


                             İSMET ÖZEL

                                            

14 Mayıs 2011 Cumartesi

"are you my angel?"

senin bıraktığın yerden allah-u ekber


               


I.
Geceye koyuldum.

Yıldızları dürüp kaldırmı
şsın
Çözdüm indirdim
Aya gayri ihtiyari baktım, yıkanmı
ş ağlıyordun
Mintanımı de
ğiştirdim, gürze gül çaldım
Şems derlerdi inanmazdım
Sen kın dedin, inandım

II.
Yol sürüyor.
Geceyi felç eden sessizli
ği yaka cebimden söküyor
Ve ayaklarıma ilave ediyorum
Sanki akdeniz benim o
ğlum değil
Künye kayıp
Fünye çekili
Gönyeyi kaptırdı
ğım çingeneyse
Çoktan Buhara'yı yakmı
ş olmalı
Ki bu, lüzumundan fazla para harcıyoruz demektir.

III.
İşi bıraktım
Artık aynaya da bakmıyorum
Çünkü
İlan etmek;
Seccadeyi aynı anda kendi gırtla
ğına da uygulamaktır.

IV.
Seni seviyorum.



Ah Muhsin Ünlü

12 Mayıs 2011 Perşembe

ÇİRKİN

                                                       


Çirkindi hakikata mihenk yaptığım kadın
Alnımın tüm beyazı suya düştü su dondu
Çırpınan geyikleri masala figür yaptım
Göğsümden bir kuş geçti gün oldu gece doğdu

İmr-ül Kays’tan bu yana çöl şiiri kız eti
Ne istesek Allah’tan firavun bizi duydu
Biraz bakla mercimek ve soğan için dua
Benim için yürüyen tüm peygamberler durdu

Ev içi gülüşleri sehpada yalan çiçek
Allah’ım şiir için verdiğin vade bu mu?
Parmağı yüzüklerde kaybolan diri ceset
Nefes değil ciğeri kelimelerle dolu

Yeni yetme tanrılar migrenim ve majezik
Geç de olsa bastıran ausberger sendromu
Masa örtüsü siyah masa örtüsü kare
Masada donup kalan mucizeler kupkuru

Böyle bir kin büyüdü yanlış oğullarında
Ben de mi onlardanım ben de mi asrın kulu?
Güzeldi yağmurları başıma döken dua
Şimdi nerde kaldıysam beni onlarla koru

Beni onlarla çünkü zan altında güneşsiz
Büyüyen gölgelere sordum ben o soruyu
Görsen nasıl güzeldi inanmak bir ağaca
 Ve anlamak da güzel suda kaybolan suyu

Süleyman UNUTMAZ


11 Mayıs 2011 Çarşamba

1948 yazına güzelleme



Varolmak için mi yaşıyorduk yoksa başka bir amacımız mı vardı?
Sordum bunu kim bilir daha kaç yaz deliliğime
Babam atıldı öğretmenlikten
Annem de çok uzun hastalandı
Gül berberi Salih Divanyolu'nda ustamdı
Yeşil Hoca tek başına bir tarikattı ve oraya gelirdi fal baktırmaya
Ramazan yaza rastladı
Pideli Sebilli ve Salihalı tenha bir İstanbul'da
Evimizi bozuk paralarla döndürdüm
Çünkü Babam kamyonla şarap satmayı başaramadı.

Ablam Dedemleri Edirne'den getirdi
Taftadan sarı bir elbisesi ve kurdelası vardı
İlk kez tutuklandım Kapalıçarşı'da
Kaçak don lastiği satarken ve bileğim sicimle bağlandı
Dokuzundaydım artık ve polise amca dememeye başladım
Alemdar karakolunda sabahladık
Piçler, hırsızlar ve biz ev geçindirenler
Ben dayak yemedim ama çişim sık geldi
Çok uykum geldiği için üzülemedim
Dördüncü sınıfı Cankurtaran'da okudum
Attila elleri üstünde yürürdü ve bir gün öldü
Menenjit olduğunu Başöğretmen bize anlattı
Kardeşim törende güldü ve utandım hâlimizden
Şişman Adalet Hanımın sınıfındaydım
Gülçin'i ve Tülay'ı anımsarım

Gün Gazetesi ve Marko Paşa, Tramvayda sattım
Bir akşamüstü az daha kolumu kesiyordu
Sabahlan 50 simitten 50 kuruş kazanıyordum
Cam para karşılığı köfte yapıyorduk
Bir konak yandı
Bunların hiçbirine üzülmem bile
Ablamlar Edirne'den döndüler
Babam yeniden öğretmenliğe alındı
Amasya'ya gittik iki denk, dört tahta bavul
Haydarpaşa'dan üç gün
1948 yazını hep anarım

Herhalde başka bir amacımız vardı
Yoksa ben niçin o kadar yoksul olayım
Ve niçin ağlayayım durup dururken

1948 yazını hep güzelledim
Civitledim ve naftalinledim
Derin sandıklardan çıkarır arada okşarım



ergin günçe