30 Nisan 2011 Cumartesi

NALBANT



   Yeryüzünde iki eski nalbanttık biz. Erken inen akşamlardan yakınırdık. Ben dağların perdelediği bir şehirde buz tutmuş yürüyüşlerdeydim, o beni arardı kendi dağlarından. Kim öğretmişti bize bu yalnızlığı bilmezdik. Akşamlar göğün en karanlık taraflarını yüzümüze indirdiğinde yeryüzü bir sürgün olurdu bize. Çok sigaralar içerdik. Doğunun iliklere işlediği eski zamanlardı. O kendi türkülerini söylerdi bana, benim müzik atlasımın yangınları düşerdi onun tarafına. Kalbimi, aklımı, fikrimi, yalnızlığımı ona emanet ederdim, o bakardı bunlara. Ve geri verirdi biraz daha yumuşatarak. Ben şöyle dediydim ona: “ yaa kimi arayayım dedim ve bizim diğer nalbantı arayayım dedim en sonunda. Başka kim var ki bu mesleği icra eden.” Deli gibi gülmüştük. Çünkü bizim kahkahamız bir saldırıydı her şeye. Kahkahamız bizi bize onaylatırdı. Ne manyak yalnızlıklardı, ne derindi. Biz birbirimize bakardık, yeryüzü az gelirdi. Sessizliğimizde güller falan solardı demeyeceğim. Edebi sanatların tavan yaptığı cümleler bekleyen sevgili okur burada dudak bükmekte özgürdür. Solmuş güllerin fırtınalı sessizliği desem belki olur. Ekmeğimizi yalnızlıklarımızdan kazanırdık. Nalbantlık bugünlerde kimin uğraşı ki?

   O vakitler her şey uğuldardı. Kulaklarımı taşıyamaz olurdum ve kalakalırdım bazen. Taş gibi uykulardan büyük sabahlara düşerdim.Hep aynı göz ifadesiyle bakardım sabahlara. Gökyüzüne. Yeryüzüne. Sokaklara. Beni taşıyamayan sokaklara. Bir şehrin bilinçaltına sokulur gibi yaşardım. Ona anlatırdım her şeyimi. O anlardı beni. Yazları dükkânında bütün dünyayı idare ederdik. Geceleri parklarda dinlendirirdik kelimelerimizi, yalnızlığımızı. Evlenmişti ve mutsuzdu. Onu dinlerdim ve çoğu kez anlattıklarının özüne nüfuz edemez, kendimi dışarıda bulup arkadaşlığımın eksikliği sayardım bunu. Hayat tecrübesi denilen yorgunluğa benden evvel ulaşmıştı. Anlattıklarını sonradan anladım ve geç de olsa anlamının kaybetmemiş doğru cümlelerle imdadına yetiştim yine de. Evlilik onu daha da yalnız yapmıştı ve ben buna şaşardım. Anladım da sonra. Bazı geceler intihara çok yakın haller içindeyken onu evine bırakırdım. İntihara yakın olan oydu. O zamanlar bu kadar anlayamazdım bu “yakınlığı”. Sonradan ben de severek intihar edince her şey yerli yerine oturdu. Bizim arkadaşlığımız başka bir dünyada kurulup bize bağışlandığı için bazı vakitler arkadaşlığımızı kuran o “elin” güzel dokunuşlarının sevincini duyardık. Bizden beklenmeyen laflar ederdik ve sıfırdan sevmeye başlardık sanki birbirimizi.

   Okuyan yazan biri değildi. Ama tüm bunları kuşatan bir bakışı vardı ve çok iyi anlardı yazılanı, okunanı. Kızlara karşı zaafı vardı ama bakıp güzelliği tespit etmekle yetinirdi. İnsanları sevmezdik. Etrafımızda hep aynı insanlar olurdu ve bu yeterdi. Bazen ona şunu derdim:” eğer insanlar intihar ediyorsa senin gibi arkadaşları olmadığı içindir.” Onda bir “tatar ramazanlık” vardı. Aslında öfkesini de sevgisini de taşıyamaz olurdu hep. Çok yalnızdı. Herkes bir yerlere gittiğinde o kasabada kalırdı ve zaten buna tahammül edemeyip taşındı Manisa’ya.

  
   Türküleri severdi. Çayını bitirdikten sonra sigara yakmayı, ablasını, en çok oğlunu, benimle konuşmayı sonra ve öfkesini severdi. Sryana filmini, elfida şarkısını, Melisa Sözen’i benden evvel sevmişti. Gerçeküstü esprilerin yaşayan son temsilcisiydi belki. Hatta bulvardaki heykellerin birden hareketlenip koşmaya başlamasından da korkardı.

  Nalbanttı. Atlarının hepsi çok eski denizlerde boğulmuş öfkeli bir nalbanttı!

   Çoğu kez tüm varlığım ona dahilmiş gibi gelirdi bana ve bundan kaçardım. Belki hala o kaçıştayım.

   İhsan YÜCE’yi severdik biz,Nubar Terziyan’ı veya Hulusi Kentmen’i değil…
  
   Halil Ergün’ün gereksizliğine beni ikna eden oydu.
  
   BİR AKŞAM ONA “ BİR DAHA HİÇ MUTLU OLAMAYACAĞIM DE Mİ BEN?” diye sordum ve “evet” dedi. Haklıydı. Haklıdır. Öyle kalacaktır, kalacağız.

   O zamanlar, nalbantlığımızın büyük sessizlikleri bize yeterken ve kızlar daha bir güzelken, şarkılar bu kadar eskimemişken, kalplerimiz neredeyse bir çocuğun kalbine eş tutulurken, mutsuzluğun hala umut vadeden yüzünü seyrederken, bu kadar göbekli değilken, sesimiz sözümüz yorgun değilken ve coşkuyla parlarken, biz kullanılmamışken kendimiz ve başkaları tarafından, sanırdık ki YARIN diye bir şey var… Bu dünyadan ümit kesmemiştik.Yenilgilerimize baktık ve bunda bile görkem bulduk.

   Güzel küfürler ettik. Uçurtma sattık hamalın kırı denen düzlükte. Tanesi 3 tl. o gün Trabzon ekmeğinin arasına sucuk koyup yedik ve zordur da bu. Ekmek etimizi acıttı. EKMEK ETİMİZİ ACITTI DURDU. Ben o akşam İstanbul’a dönecektim. Otogarda öfkeli çaylar içtik. Solumdaydı ve dönüp şöyle dedim:” GENÇLİĞİMİZ BUGÜN ÖLDÜ! “ Dedi ki: “ BUNU ŞU AN, SÖYLEYİNCE İNANDIN DE Mİ?” “ EVET” dedim.

   Atların çok olmadığı ve atlara inanan insanların hiç olmadığı bu yalan dünyada nalbant olmak ne demek bilir misiniz?

   Adaletli bir öfkenin insanın elini kolunu dilini nasıl bağladığını bilir misiniz?

  Öfkeli ve adilken yalnızlık nasıl zordur yaşadınız mı?

  Bizi tanıyor musunuz?

  Biz, istesek de istemesek de hayatların bilinçaltıyız onunla.

 Ve öyle sanıyorum ki birimiz hayal ürünüyüz!                                  

24 Nisan 2011 Pazar

DENİZLER YÜKSELDİĞİ ZAMAN

                   
Biz ona bakardık, o susardı.sorduğu soruların cevabını dinlemezdi,gözleri etrafta dalgın dolaşırdı.anlardık ki aklı yine başka yerlerde.kesik kesik cümleler çıkardı ağzından.alakasız şeylerden heyecanla bahsederdi.bir acıyı ya da hüznü hatırlamış gibi bakardı bazen.bazen coşkuyla yaşadıklarını anlatır,tuhaf ayrıntılardan çıkardığı sonuçları dökerdi ortaya.trenlerden,otellerden,bağ evlerinden,dar sokaklardan,çay bahçelerinden bahsederdi.anlattıkça anlattıklarının ruhuna yapıştığını hissettirirdi.biz yüzüne bakardık,bir eksiklik görürdük.

Arada bir başını başka yönlere çevirir, bakışlarının topladığı şeyleri anlattıklarına ekler ve zamanı ikiye bölerdi.biz bilirdik,anlattıklarını hala yaşıyor.biz susardık,o hala oradaydı.orada olmak ona acı bir haz verirdi.parçalanmış zamanlarının yap bozu andıran resimlerini bu kez başka bir hırsla boyar ve elinde kalan mutsuzluğunu iyileştirdiğini söylerdi.anlattıklarından başkalarının adına da sıkılır ve susardı.geriye kalan anlatma telaşı onu yorsa da sadece bunu yapmak,elinden gelenin bu olduğunu bilmek canını acıtırdı.

Ama her yalnızlık bunu bir tür huzura,sessizliğe,kendiyle yaptığı geçici barışa çevirirdi.kelimelere kendi damgasını vurmak ister gibi konuşurdu.sanki daha önce hiç kullanılmamış,anlamı olmayan kelimelerle doluydu ve onlara ruhundan bir parça üfleyip onları var etmek ve herkesin bu kelimelere baktığında kendisini görmesini istemekle doluydu.yalnızken seyrettiği yağmurlar,akşam olurken gökyüzü,bir adamın yüzü,küçük bir hadise,duyduğu bir söz,güldüğü bir espri,tarlalar mesela,kır kahvesi,otobüs durakları,kağıt kokuları,domatesler,hatırasız yaz vakitleri,mısralar,bir yazarın resminden ona görünen, saçlarına bakıp sustuğu kızlar,balkonda içtiği sigaralar,bazı yalnız ağaçlar,yol kenarındaki avlular,yazamadığı ama içinde durmadan konuşan hikayeler,patates soyarken fark ettiği,depresyonda kurduğu cümleler ve her şey bir başkasına ve önce kendine yeni baştan anlatılmalıydı.solgun bir hatıranın gölgesiyle konuşurdu ve o konuşurken hayat gözümüzden düşerdi.kalplerimizin köşesinde saklı kalan unutulan ne varsa ortaya çıkardı.bir kalbimiz olduğunu hatırlatırdı bize.başka bir hayatta yaşıyor ve yaşamıyor gibi konuşurdu.

Ona bakarken gerçek olamayacak kadar kırılgan hayatına bakarken,yüzüne çöken derinliğe bakarken sevdiği her şeyi sever,sevmediklerine onunla birlikte kızardık.olduğu neyse ondan rahatsız,olmak istediği neyse ona da geç kalmış gibiydi.biz konuştuğumuzda başka bir dilden sesleniyormuşçasına bakardı bize.dahası, bizimle nasıl konuşması gerektiğini unutmuş gibiydi.bazen kendisi de itiraf ederdi,bütün hüzünlerin onda sırıttığını.sanki hüznü de bazı şeyleri anlamak için kullanıyordu.konuştukça bize açıldığını zannederdi.ama konuştukça kelimeleri onu bizden saklardı.ne küçük sevinçlerini ne de boğulduğu kuyulardan yükselen seslerini paylaşabilirdik.kendi boşluğunun gönüllü sürgünüydü o.

Gerçekleşmemek üzere kurduğu hayallerin sisleri içinde kayboluşunu seyretmekten başka bir şey yapamazdık. arkadaşımızdı.sohbetine doyulmazdı eskiden.ona baktığımızda dünyaya başka türlü bakmanın bilgisi de bulaşırdı bize.ama onun sonuna kadar gittiği yerleri biz sadece onun yolculuğundan seyrettik.yanında olamazdık.bunu o da istemezdi.

Gecelerde hayali resimlerle doluyken bağrı ve yalnızlığını sadece kendine anlatırken dudağında sigaralarla,dağınık bir masada dağınık bir akılla,kimseye söyleyecek bir sözü olmayışının sessizliğinde,ona değil da ismine,evet ismine duyduğu heyecanlarla,yanı başında şeytanıyla,yine senin dilin söyler en güzel şarkıları diyen sesiyle,giydiği elbiselere göre şekil değiştiren ruhunun bitimsiz sonbaharıyla,yarın okula erken gidişindeki nedensizliğini kendine izah etmeye çalışırkenki haliyle,masada kağıtlar,kibritler,mendiller,kalemler,kitaplar,sigaralar,ayraçlar,hoparlörler,düğmeler,dosyalarla...

Aklında kağıtlar,kibritler,mendiller,kalemler,kitaplar,sigaralar,ayraçlar,düğmeler,dosyalarla…

(yeni cehenneminin ateşi bu kez daha sıcak değil.
senin oraya sürüklenişin kadar sıcak değil…)




22 Nisan 2011 Cuma

haritada bir nokta / sait faik


                 

   
                                       






   çocukluğumdan beri haritaya ne zaman baksam, gözüm hemen bir ada arar; şehir, vilayet, havali isimlerinden hemen mavi sahile kayar… robinson krusoe’yi okumuşumdur herhalde, unuttum gitti. onun zoruyla mavi boyaların üstünde bir garip ada ismi okuyunca hülyaya daldığımı sanmıyorum. romanlar yüzünden adaları sevdiğimi pek ummuyorum ama belki de o yüzdendir. haritada ada görmeyeyim. içimdeki dostluklar, sevgiler, bir karınvalanmadır başlayıverir. hemen gözlerimin içine bakan bir köpek, hemen az konuşan, hareketleri ağır, elleri çabuk, abalar giymiş bir balıkçı, yırtık bir muşamba kokusuyla beraber küpeşte tahtaları kararmış, boyası atmış ağır ve kaba bir sandal, sandalın peşini burakmayan bir kuş, ağ, balık, pul, sahilde harikulade güzel çocuklar, namuslu kulübeler, kırlangıç ve dülger balığı haşlaması, kereviz kokusu, buğusu tüten kara bir tencere, ufukları dar sisli bir deniz…

   tabiat, çoğunca dosttur. düşman gibi gözüktüğü zaman bile insanoğluna kudretini ve kuvvetini tecrübe imkânları veren, yüz vermez bir babadır; fırtınasında kayığı batırdığı zaman yüzmesini, rüzgârında kulübenin damını uçurduğu zaman daha sağlamı, daha hünerliyi bulmayı öğretiyor, canavarıyla karşı karşıya bıraktığı zaman adale kuvvetini sınıyordur. orada, dört tarafı su ile çevrili yerde insanların büyük, sağlam dostluklar, sağlam adaleler, namuslu günler ve gecelerle birbirlerine sokulmalarını, yardımlaşmalarını buyuran rüzgârlar, fırtınalar, deniz canavarları; kayaları günlerce, haftalarca döven dalgalara ancak tabiatın buyurduğu şekilde yaşanabileceğini, sıkı ve sağlam adalelerin çelimsizlere yardım için, kesin aklın daha kör, daha mülayim, daha gürültüsüz ve yavaş akla, hatta akılsıza arkadaşlık için verildiğini, çorbanın çorbasızlarla taksim edilmek için mis gibi koktuğunu öğreten, belki de öğretmeden öyle iyi, öyle mübarek anadan doğulduğunu hayal ettiren bir düşünce ile haritalardaki maviliğin ortasında, kocaman kıtaların kenarındaki büyük denizlerin bir tarağına kondurulmuş adalara bakar, kurar dururdum.

    yatak odama da bir tane asmışımdır; geceleyin yatmadan evvel okuduğum kitaba inanmazsam, canım sıkılır da gözümü kitaptan kaldırırsam haritaya gözüm ilişsin diye. haritayı görünce bir nokta ada, ada görünce de hemen fırtınaları, rüzgârları, köpekbalıklarını, sonra birdenbire adanın namuslu insanlarını hatırlayıveriririm. haritada herhangi kargacık burgacık şekil almış adalara, karasevdalıya kurlun döken bir ihtiyar kocakarının aklı ve sezişleriyle dalar, bir şeyler bulup çıkarırım da, daha çok şekilsiz, ancak bir nokta gibi gözüken adalar merakımı çeker.

    bir gece, ansızın bir motor katranlı bir iskeleye yanaşır, ışıkları kan portakalı kırmızılığında yanan haritadaki nokta adaya çıkıveririm. hemen üç günlük sakalı pırıl pırıl, beyaz, orta yaşlı bir adam, yakaları kalkık, gocuklu bir paltoya gömülmüş yüzüyle gülerek yanıma yaklaşır.

- geldin mi, kardeş? der.

- geldim ağam, derim.

- artık gitmeyeceksin ya?

- aah, derim, bir daha mı?.. bir daha mı?..

- adamızdan iyisi yoktur.

- yokmuş ağabey, derim.

- babam sizlere ömür…

    gözümüz bulanmış, tahta havalesinden hiç gözükmeyen bahçeli bir eve gireriz. bir asma çardağın altından geçeriz.

- ben bir elimi yüzümü yıkayayım hele… der, eve girmeden sağ kolda bir çeşme vardır, hatırlayıverir, yönelirim.

    heyecandan, üzüntüden, utançtan, titreye titreye, yüzüme su çarpa çarpa yıkanırım. iki-üç kişi boynuma sarılır. komşular seslenir. ürkütülmiş tavuklar bağırır, ana ağlar, ağam ekmek keser, bacım bardağı doldurur, ben duvardaki ağları seyre dalarım.

- hava bugün lodos muydu ağabey? derim.

- başlarken lodos başladı. ikindiye doğru batıya çevirdi. şimdi batı karayelden esiyor ama çevirecek, karayele çevirecek.

- sonu kar mıdır ağabey, karayelin?

- geldiğin yerlere kar, amma bize pek yağmaz… sen nasılsın bakalım? rengin iyi maşallah!

- çok şükür ağabey!.. köy nasıl!

- bildiğin gibi gardaş! hep öyle… çocuklar iskambile dadandı, başka bir kusurcukları yok.

- parasına mı oynarlar ki?

- yok be anam! para nerede ki, parasına oynasınlar. balığına oynarlar, misinasına oynarlar, çaparasına oynarlar, olta iğneciğine oynarlar. hele bir oynaya görsünler parasına da…

    hani frenklerin “ı’enfant prodigue” dedikleri bir oğlan vardır. ben o çocukmuşum; israftan, delilikten, serserilikten dönmüşüm gibi olurum yatağımın içinde. ışığı söndürmemle uykumun başlangıcı arasında güneşli bir sabah, kayıklar, bütün bir balıkçı köyü halkı dolar. kalkık uçları çiçekle balık resimli çifte kayıklar, bir anda uzaklaşır.

    bugün deniz, yüz veren bir anne gibidir. bu kadar naz etmemeli, bu kadar yüz vermemeli, bu kadar ışıklı, bu kadar sakin, bu kadar lastik çizme gibi pırıl pırıl olmamalı deniz. bunun yarını var. dalga kırık cam parçaları gibi keskin ve soğuk vurduğu zaman olacak, o canavar su, baştan girip çıkacak.

    işte çocukluğumun ve ilk gençliğimin haritalarındaki adalar beni, sonunda bir özlediğim gibi bir adaya tesadüfen bırakıverdiler. yaşım orta yaşı bulmuştu ama, nihayet asıl yuvama dönmüştüm. sanki on dört yalında sarışın bir oğlanken basıp gitmiştim. bir motor beni alıp büyük şehirlere götürmüştü. yaşamıştım. cebim para görmüştü. kadın görmüştüm. şehvet tatmıştım. kumar görmüştüm. hırsızlık, mahpushane görmüştüm. kerhane görmüştüm. yankesicilerle, hırsızlarla arkadaşlık etmiştim. sulanmışlar, sulanmıştım. aç yatmıştım. para çalmıştım. ırza geçmiştim. sevmiş sevilmemiştim. işte bitkin, işte yorgun, işte hepsini yitirmiş, hittiğim motorla yine geri dönmüştüm.

    şimdi namuslu insanların arasında başım önüme eğilmiş, gülmeden, eğlenmeden, müsamaha dolu, kötülüğü göz kırpışından anlayınca cesaretten canavar kesilecek bir insan haliyle sessiz, sakin, ağzına vur lokmasını al bir halde balığa çıkacak, iyiliklere hasret duya duya, ömrümün sonunu, burada kesik bir son nefesle bahtiyar bitirecektim.

    sonbahar uzun ve güzel geçti. çardaklardaki yapraklar kırmızının en son haline doğru ağır ağır, kızara kızara, kırmızının renk oyunları içinde, düşmeden evvel ne kadar sallanıp durdular.

    insanlara ağır ağır sokulmaya çalışıyordum. babadan kalma ev, anamın sayesinde gürül gürül işliyordu. ben de, orada kafamı kuma sokmuş deve kuşu gibi oldum önce. artık bütün günümü ve gecemi burada geçirecektim. etrafımı çeviren insanların hepsini kendimden çok iyi, çok namuslu, hani demin söylediğim evine dönen müsrif çocuk ruhuyla seyrediyordum. niyetim, yazı yazmak bile değildi. balığa çıkacaktım. on kuruşa kahve, yirmi kuruşluk köylü cigarası içecektim. kaybettiğim her şeyi; insanlığı, cesareti, sıhhati, iyiliği, dostluğu, alın terini, sessizliği yeniden bulacak; belki yeniden bir adam olmasam bile bir temiz hayatın içinde hayran, meyus ve mahcup ölümü bekleyecektim. aklıma ara sıra esen yazmak arzusunu, arzusunu değil kötü huyunu, bu tek kötü huyu muvaffakiyetler, şöhretler düşünmeden, “düşünürsem allah canımı alsın!” düşüncesiyle yeniden bulabilirsem, kalemsiz kağıtsız dağlara fırlayacak, balığa çıkacaktım. yazmayacaktım. biliyordum ki, insanlar beni pek sevmeyeceklerdi. bir adam ki onlar gibi değildir. balığa çıkacak olsam, “koca evi barkı var. ne bok yemeye balığa çıkar? deli midir nedir? pay da almaz” diyeceklerdi. “baba fırını has çıkaran enayi, çalışmıyor, bereket ki anası var, yoksa satar savar, sürünür” diyeceklerdi. hiç bir zaman yeniden damla damla, dakikalari duya duya, sıkıla patlaya; rüzgarı, balığı, denizi, ağı, seve seve, ölümü beklediğimi bilemeyeceklerdi.

    ne zararı vardı? ben onları hayalimde adanın insanları ile ölçe ölçe, en büyük kusurlarını müsamahasızlıklarında bularak mahcup sevecek; bir cigara, bir ada çayı, bir kağıt oyunu ile rüzgarlı günü bitirdikten sonra yatağıma yeni doğmuşçasına günahsız, hatıraları kova kova; iyileri, kahramanları, namusluları, hak yemezleri, alın teri ile sert tabiatten kavga ve dostlukla ekmeğini çıkararak, birbirlerine fedakarlıklar ederek yaşayanları seyirden duyduğum hazla derin ve rüyasız bir uykuya dalacaktım. sabahleyin yine rüzgarla, yağmurla uyanacaktım. camları buğulu bir kahvenin içinde nasırlı, yüzleri güneş ve rüzgarla çizgili insanların arasında, bugünü de bir günah, daha doğrusu bir kötülük işlemeden bitirecektim.

     onların arasına seyirci sıfatıyla sessizce karışarak oldukça mesut yaşadım. şehre bile inmiyordum. her şey tahayyül ettiğim gibiydi. yalnız pay meselelerinde çirkin hadiseler geçtiğini işitiyor, onu da duymamazlığa geliyordum.

   bir sabahtı. kayık, hülyalarımdaki gibi balıktan dönmüştü. çevaleler vapura verilmişti. şimdi ağları denize çarpa çarpa yıkıyorlardı.

    balıkhanede hiç tutmayan, fiyat bile verilmeyen on, on beş dülgerbalığı, kayığın küpeştesinde hala canlı, ince, zar gibi kanatlarıyla titreşiyorlardı. biraz sonra, işlerini bitirmiş olacaklar, hepsi orta parmaklarına birer dülgerbalığı takarak çekip gideceklerdi. umduğum gibi dülgerbalığı çorbası çok evlerde tütecekti.

   kayığı temizleyenler sekiz kişi idi. yedisi bizim adadandı. sekizincisi zayıf, sarı, hastalıklı adamı hiç görmemiştim. ne kadar dostça, ne kadar içten bir sevgi ile çalışıyordu.

    balığın bol çıkmaya başladığı duyulduğu zaman, dışarıdan da insanlar gelirdi. dışarıdan ırıba katılanlar pay almazlardı. ırıp tayfası ile reis, gönüllerinden ne koparsa o kadar balık verirlerdi kendilerine.

   o adam da dülger alabilmek, bu balığı hak edebilmek için elinden geleni yapıyordu.

   nihayet iş bitti. iki büyük dülgerbalığını reis kıç altına attı. tayfalardan birine:

 - bunu bize götür sonra, dedi, ötekileri pay yap.

    üçer tane alanlar oldu. dışarıdan gelen, bir tane versinler, diye bekledi. yüzünde tatlı bir gülümseme ve çalışmaktan doğabilmiş hafif kırmızılık vardı. bu kırmızılık, pay dağıtan adamın elinde tek balık kalıncaya kadar adamın yanağında durdu. sonra birden bire uçtu. yüzündeki gülümseme önce tehlikeli bir halde dondu. sandım ki böyle, bütün ömrünce böyle donuk bir tebessümle kalıverecek adam. etrafına bakındı. kendine bakan birini gördü. gülümseme birdenbire yüzünde bir meyva gibi çürüyüverdi. gözleri hayretle büyüdü. son balığı, kayıktaki adam rıhıma fırlatmıştı. adamın yüz ifadeleri nerede ise yine eski temiz, memnun halini, taze meyva halini alıverecekti. iki adım attı. elini balığa doğru uzatmak üzere eğildi. ama ötekilerden, baş parmağına irisinden bir tane dülgerbalığı takmış birisi, kocaman çizmeli ayağını dülgerbalığının sırtına bastı.

- ne o? dedi, hemşerim. dur bakalım. dağdan gelip bağdakini kovmayalım.

    adam elini çekti. bir şey söylemedi. söyleyemezdi. söyleyecek halde değildi. rıhtım kahvesine doğru yürüdü. dışarıdan kahvenin önündeki seyircilerden biri seslendi:

- bırak yahu! o adam da çalıştı. veriver bir tane, ne olur? kalkmış nerelerden gelmiş işte.

- ne yapalım, gelmesinler. kırmızı götlü ile davet mi ettik onları? o balığın iki buçukluğu var. balık çıkmadığı zaman yanaşmıyorlar ağı temizlemeye hiç. yağma yok hemşerim!

kayıktakilerin hiç biri kalkıp da:

- ayıptır yahu ver adama, demedi.

    bir-ikisi, en umduklarım konuşacak gibi oldular. bekliyordum. şimdi umduklarımdan birisi payına düşeceklerden birini, en küçüğünü adama doğru fırlatacak diye bekledim. reis kahvenin önünde kahvesini öttürüyor, kayığın asıl tayfasına keyifle bakıyordu.

hadiseye karışan adam:

- ayıp yahu - dedi - , ayıp!

   bu sefer konuşacaklarını, hatta paylarına düşen balıklardan en küçüğünü fırlatacaklarını sandıklarımdan biri:

- sen karışma bakalım babalık! fazla söylenmeye başladın. ayıp ne demek? ayıp yorgan altında.

- babanızın malı mı bu deniz, sizin?

- onun babasının malı mı?

- değil ama, gelmiş kayığınızda çalışmış bir kere.

- kim gel de, çalış demiş ona, gelmeseydi.

  balık verilmemiş adam, kahvenin iskemlesine çökmüştü. kahveci başına dikilmişti. kahveciye;

- kalkacağız, kalkacağız, dedi.

ayağa kalktı. kendisi için laf işitmiş adama:

- zararı yok hemşerim, dedi, zararı yok. vermesinler istemez.

  gözüken vapura doğru yürüdü. küçük adımlarla bir şarlo gibi seğirterek uzaklaştı.

   söz vermiştim kendime, yazı bile yazmayacaktım. yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? yapamadım. koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. oturdum. adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. kalemi yonttum. yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım.


21 Nisan 2011 Perşembe

orta ikiden ayrılan çocuklar için şiirler



Sivil ölümden konuşuyoruz dağılan neftilikler
arkadaşlar Makedonyalı kalın usta marangozlar.
Kapaklanır bir adam daha kaçıncı, aktığımızı görünce
ters çevrilmiş kente karşı işte onun denizlerine
delikanlı kostaklarımızı çıkarmış ve ırmaktır.

Erkek ölümden konuşuyoruz yeni ormanlardan
dahi "dikeni seven gülüne katlanır bir kadın"dan.
Haramiler ki kırkın üstünde artık sayıları
bir küçük tabut tabakada gezdirirler ölüleri fakfon
burunları çekmek üzre, ince çağrışımlıdır.


Ey orta ikiden ölerek ayrılan çocuklar! aslında başlayan
askerler tabiatta hâlâ tramvaydan Sirkeci'de mi inerler?
süsüne kaçılmamış bir cenaze törenine gitmek için.

Ece Ayhan

19 Nisan 2011 Salı

adsız



Adımız bahçenin köşelerinde saklı
Yeminimiz sevgimiz sözümüz
Bu sarı kâğıtta katlı

Güneş işte orda bayram yeri
Sularda ilk cemre
Gökte bir leylek buluyorum

Nedir beni dalgınlığa götüren
Şehirden dönünce onu bulamamak mı?
Yoksa bu yaşta ölümden mi korkuyorum

Bahçenin içinden annemin kahkahası.

ERGİN GÜNÇE



17 Nisan 2011 Pazar

DEĞİRMEN


İzini sürdüğüm intiharı ruhumun çeperinde buldum
Dedi kör adam
Yüzünün çatlayan ışığını
Düşürdü önüme

Nerde görse tanırmış Tanrı’yı
Hayat asılı kaldı
Birbirini tamamlayan sessizliğimizde

Kalktı yürüdü
Ne yaşamaya gidiyordu
Ne ölmeye


                                       
Bir Nokta -  Ocak 2010
Edebiyat Ortamı 2011 Şiir Yıllığı

15 Nisan 2011 Cuma

başka bir anlatım

                                           
                              
Şenlik ateşleri yerleştirir boynuzlarını
Çıldırmış bir geyiğin ikindi tarlasına,
Gittikçe yayılır vadi. O küçük rüzgâr
Sıçrar bayırlardan bayırlara

Hava kristalleşir duman altında
-Kedigözleri gibi sarıdır hüzünlüdür-
Ben dallardan yürürüm gözlerimde,
Dallar, ırmaklardan yürür.

Gelirler bana, gerçek şeylerim benim.
Aynı ezgileri tekrarlayarak
Ne garip şu ikindi sazlıklarında
Federico adında olmak.

 FEDERİCO GARCİA LORCA

"zehirlerin, coşkuların, vecdlerin ardında koşan melankolik ve mütebahhir bir canavarı kaç kez düşledim –şairlerin hepsini, içlerinden biri olmamanın ümitsizliğiyle yaşamış bir şair dostunu kaç kez düşledim." cioran

14 Nisan 2011 Perşembe

KONUŞULMAYAN



   “Sana verdiklerimi ne yaptın?” dedim ona. “Demek ki alamamışım” der gibi sustu. “Giderken de, gidemezken de o kadar yanı başımdasın ki bu kez varlığın daha küçük ve seni kalbime sığdırabiliyorum” dedim ona. “ Hem yoksun, hem de her seslenişimde “he” der gibisin” der gibi sustu. “ Seni seviyorum gibi yaşıyorum”la sustum. “ Bunu hissediyorum” der gibi sustuğunu hissettim.” Her şey bir çarpıntıya benziyor” demek istedim. “Birbirimize duyduğumuz aşkta sıkışıp kalmasak ne güzel olurdu” der gibi sustu. Bunlar yıldızlardır. Bu karanlık gök.  Sonra sabah olur ve biz bunlardan kaçarız, kaçırılırız. Zamanın içinde küçük yolculuklar yaparız. Yüzümüz kan çanağı haline gelir. Kelimeler can levhaları…

   “ Seni sevdiğimde çıktığım yolculuk beni mahvetti” der gibi sustum ona. “O yolculuk hiç bitmeyecek” der gibi sustuğunu duydum bana.” Yaşını göstermeyen bir aşk mı bu?” dedi sessizliğimiz. Bunlar yalan. Bunlar hayal. “Budalaları gördüğünüz yerde öldürün” dedi bir ses bana. “Konuşulmayan neyse bu dünyaya sığmaz” demek isterdim ona. Ve onlar bir ihtimal olarak kalır zaman senin canına okurken onların gölgesini. Gücü yeten bu delilikleri taşır yarınlarına. Yetmeyen için başka bir kader vardır. Sindirilmiş bir aşk insandan başka türlü taşar. Haykırış olmamalı. Sessizliğin ruhu gibi durmalı insanda. Kelimelerle yaşayan birinin ölümü de olmayacak demek isterdim ona.

  “ Seni, bir hayal kahramanını sever gibi sevdim” deseydi keşke bana.

   Bana onu anlatırken “ keşke sen de böyle olsaydın “ der gibi anlattı bana. “Kendime karşı nasılsam sana karşı da öyleydim” demiş miydim ona? “Edebiyat ve aşk yoktur. Varmış gibi davranmasak iyi olur” demiştim ikimize de. Dünyaya gönderilmiş bir intihar mektubuyum ben. Okuyan herkes yüzünü buruşturmakta serbesttir.

   O zamanlar, yani zamanın ve eşyaların aydınlanışı başladığında, gözlerimi kör eden ışıklardan beni kimse koruyamadı. Aşk kurtuluş değildir. Aşk bile kurtarılmayı bekler. Aşkla kurtarılmayı uman naif korkakların kirlettiği kalbimiz bulanıklaştı. Aşka doğru yürüme. Ama aşkı hazmet ve öyle yürü…

   Müzik çarpması.
  
   Beni uyutmayan o sesin hayra delalet ettiğini umdum hep. Ben kim miyim? Bana söylenirse söz veriyorum size de söyleyeceğim.


    Sevgili dostum Oğuz Atay
  
   Durup dururken bu mektup da nereden çıktı deyip hüznümün mahiyetiyle dalga geçmenden korkuyorum. Bunları yitirdiğim espri duygusuna ver. Belki unuttun ama senden kalan kara mizahı ben yüzüme gözüme bulaştırdım. Gülünecek ne varsa ciddiye alıp, gülünmeyecek her şeye ise okkalı kahkahalar atar oldum. Yok mu bunun devası? Zaten seni de fazla ciddiye aldım ya, neyse…

   Tam emin olmasam da ben de bir “tutunamayan” oldum sanırım. “oolum okuyun geçin diye yazdım lan!” deyişini duyar gibiyim. Okuduk geçtik babacığım da yazılanın kendi kaderimiz olduğunu zaman geçtikçe daha iyi anladığımız için senin romanına dahil olduğumuzu fark ettik. Senin anlayacağın romanının sayfası daha bir kabardı haberin olsun. İnceden havaya girdiğini de görmüyor değilim.

   Bu zamanlarla o zamanları kıyaslama imkanından mahrumum. Ancak tutunamayan herkes aynı zamanın üyesiymiş. Ben senin roman kahramanı yaratma işini biraz daha ciddiye alıp kendimi roman kahramanına dönüştürdüm. Selim ışık, Turgut Özben ve Hikmet Benol ruhumun üzerindeki hayaletler misali uçuşup durmaktalar. Muhtemelen aynı mürekkepten yapıldık onlarla. Tabi güzel tarafları da var. İnsan hep kendini temize çekme, sevimli görme ve özgürlük duygusunun en uçarı halini yaşama şansına sahip. Yalnız ben memleket meselelerine karşı çok lakaytim. Senden farkım da bu olsun. Aşk meselesine fazla takılmamı da hoş gör. Sanırım sen yazı ve hayat arsındaki ayrımı ustaca yapıp işin tutunanamama kısmını eserlerine havale ettin. Bunu yapamayanın tek kusuru yazıyla hayatı mütemadiyen birbirine karıştırması. Biz buna dair de sağlam kahkahalar atardık ya seninle. Canın sağolsun! Sık sık senden söz ediyoruz Sabri’yle. O geçenlerde “ Korkuyu Beklerken”i okudu. Ben ve Sabri birbirimize hep senin mizah anlayışının aydınlığından ve karanlığından bakıyoruz. Seni çok seviyoruz.

   Bu arada ben geçenlerde 9. kez terk edildim. Belki daha da terk edilirim aynı “sevdiğim insan” tarafından. Durumum senin  “ ne evet ne hayır” öyküsündeki kahramana benziyor. Keşke bunu hüzünlerinden arıtıp birlikte gülünesi bir öyküye dönüştürebilseydik. Senin kahramanlarındaki saldırgan romantizm bende de aynıyla vaki. Fakat her kız senin yazdıkların gibi olmuyor. İnsan sanıyor ki tüm çıplaklığıyla kendini sevdiğinin ayaklarına attığında daha bir sarmalanacak. Öyle olmadığını anladım. Bu nedenle böyle bir imayı bana benimsetip, sonra da oralardan halime kıs kıs güldüğün için sana biraz kırgınım.

   Kitapların acayip satılıyor. Ama ne kadar okunuyor ve ne kadar anlaşılıyor bunu bilemem. Bazen şunu düşünüyorum: Daha fazla yazsaydın, yani erken ölmeseydin bu kadar kıymeti bilinir miydi “az” ve öz eserlerinin? Bence bilinmezdi. Böylesi iyi oldu. Senin anlıycan iyi ki erken öldün.

   Satırlarıma son verirken selam eder kucak dolusu sarılırım sana. Haa bir de Selim İleri zamanında sana yaptığı ukalalık için senden gıyabında özür diledi. Haberin olsun. Sabri’nin de selamı var. Ama Sabri senin “Tutunamayanlar” ı yazıp bir şekilde tutunabildiğini söyledi geçenlerde. Bu benim hiç hoşuma gitmese de gülelim geçelim.

   Selamlar…