27 Mart 2011 Pazar

NAZLI

                                                
   Hikâyenin anlattığı ben değildim. geceye yolculuk başka bir bene yolculuktu.önceden ben değildim anlatılan.ben olmak istedim.ben hem anlatan hem anlatılan olmak istedim ve evet bunu yaptım.geceyle aramda korkunç bir uyum var oldu.sevgilimle aramda aynı korkunç uyum.belayla aramda aynı uyum.yalnızlıkla aramda derin ve hüzünlü bir uyum böylece.yaşarken de “bunları kendime sonra anlatacağım ben” dedim.bir kere bu bilinç ipleri eline aldı mı geri dönüş yollarını kendi içimde ve aramızda yok etmek için elimden geleni yaptım.o çaresiz bakışları her hatıraya taşıdım ve anlatan ve anlatılan olarak kara bir kaderle yüzleşme cesaretini kendimde buldum.içinde bulunduğum andan bu günlere bakma gücünü bulduğumda kelimeler gövdemi dokuyan en sert ipler oldular.bunları an be an yaşadım ve onu da kullandım diyebilirim.ben yalanlarımı sığdırabileceğim boşlukları daima buldum hayatımda.bu yalanlar için ikimizin arasına da aynı boşlukları koydum.ve o farkından olmadan tüm yalanların yüksek sesle ifade edilmesine imkan tanıdı.şeytanı nasıl sevdiysem onu da yalanları da kötü yüzümü de aynı şiddetle sevdim.ters sevgilerin yer altında büyüyen sular gibi üstüme dökülüşünü sanırım birlikte seyrettik.yalanlarımın nefes aralıklarına bütün hayatım da sığabilirdi.ve ben hikayenin yüreğine yaptığım yolculuklarda hem kelimeydim hem gerçektim.kendini mahvetmenin ve sürüp giden bir ölümün kalpte ve kağıtta sonsuz kere estetize edilişinin hem zindanını hem özgürlüğünü yaşadım.ancak elimde kalan özgürlük siyahlarını da çoğaltır oldu.

   Ben otobüs durağında sancılarla beklerken doktorlara küfür ettim. sonra karşı durakta beklemem gerektiğini söyledi karısı olan bir adam. Otobüs gelmedi ve bir taksi çevirip ayrıldım duraktan. Taksideyken ondan mesaj geldi siyah telefonuma. ben de yazdığım ve yaşadığım,yaşarken yazdığım hatta yazmak için yaşamak zorunluluğu taşıdığım beyaz bir gece yarattım o otelin eski duvarlarından.bunlar böyle oldu mu? bildiğimi değil,elimde kalanı anlatıyorum. anlatılışının böyle olması,bu yalan bile olsa yaşanırken duyumsanan mutluluğun geçici olduğunu anlayınca elde kalanın bu olmasını böyle anlatıyorum.bunları yaşamak için kendimi görevlendirdim.sora sora o oteli buldum.adı “evim otel”.ciddi bir otel katibi kimliğimi sordu.uzattım.adımı kaydetti uzun deftere.aşığım diye bana tebessümler yağdıracağını umdum.ama uyandım.onun ciddiyeti bir denge sağladı.buna sevindim merdivenleri arşınlarken.

   Evet özgürdüm. çünkü burası hiçbir yerdi.burda hiçbir şeyin varlığını hissetmiyordum.eski ve belki pisti.zamandan ve mekandan uzaktım.otel de öyleydi.aşkın tüm yükü kapıda kaldıydı.ruhum da o yıla ait değildi.ben o denli soyuttum ki odamın duvarları ve gömleğim de beyazken, İstanbul’daki odamda bıraktığım ben oteldeki beni yazmaktaydı o gece.onu evine bıraktım ve aslında ikimiz de başka bir sokağa saptık.yanımda değildi.ben da orada değildim.güzel bir yok oluş gecesiydi.otel ne kadar var olmaya çalışırsa çalışsın olamıyordu.çünkü yazdığım öykünün en esaslı parçasıydı.sonradan anlatılan bir mekana dönüşüp durmaktaydı ve ben de aynı yokluğa kapılıp gidiyordum.öylesine güzeldi.güzeldim.ben taksideyken yolladığı mesaj bile tüm güzelliğine karşı sözlerinin onu var etmedi.sonra kendimi otelde unutup   yazılan bir varlığa dönüştürdüm kendimi.


   Odada iki yatak vardı ama otel katibi başka kimseyi yollamayacağını söyledi. itinayla katlanmış kahverengi battaniyeler ve beyaz duvarlar.bir komedin.bir sandalye.bir lavabo.uzanıp yatağa bir iki sigara içtim.yorgundum.sevmek bedenime karışıp beni tüketirdi zaten.erken uyudum.aptal bir çocuk gibi gözlerim tavanda içtiğim sigaralardan zevk almışımdır yine de.gece bağırarak uyandım.nefesim kesilir gibi olurdu bazen.odayı sisler doldurmuş da ben soluksuz kalmışım gibi boğulurdum.aynen öyle oldu yine.şimdi düşünüyorum da aşk geride kalınca o ince ve sevgi dolu üslup yerini sırf kendi özgür varlığını kurtarma telaşından olsa gerek çok sert bir üsluba terk ediyor.otel uykusunun sabahında onu beklerken yazdığım hayali yazı “otelleri soğuk yapan nedir?” başlığını taşıyordu.onu çok özlemiştim ayrı kaldığımız 12 saat içinde ve aşka dair kelimelerle yazılmış olsa gerekti.bağırdım ve soluma döndüğümde kapının altından odama giren koridorun aydınlığı sisleri dağıtınca rahatladım.sabah gittiğim çorbacıdaki adam ve adres sorduğum simitçi yazdığım karakterler olarak sevimli göründüler gözüme.bir kahvede çay içerken,simit sarayıydı orası,yol kenarındaki küçük sandalyeye oturup sabaha,hikayeme,aşka ve kendime baktım.denge kurulmaya başlamıştı hayatla hikaye arasında.buna hatıra diyoruz biz.hala özgürdüm.hala otelin yokluğundan bir parça üstümde başımda.o serin sabah gri renklerle başlarken dünya çok uzaklardaydı ve bu da mutluluktu.onu değil de,sanki ideal aşka giden bir yolcuydum ben ve yolum Basmane’de bir otelden geçmişti.yoldaki ve kaldırımdaki hareketliliğin kıyısında ben aşık kelimesiydim.kelimeydim.

   Sonra Yeşilyurt’ta, duvarın dibinde bir taşa oturup onu beklemeye başladım. bekledikçe özlemeye başladım. hayalimde yazdığım yazı bu değildi onu beklerken.geldi ve hikayeden ayrılışım böyle başladı.

   Taksiyle otele giderken bana yazdığı mesajı ezberimden yazıyorum:

  “Canım napyosun. ben yattım artık çiçeklerimi suya koydum, başucumda bir nefes olsun diye. geceyi güzel geçir noolur evhamlar cehennemim.bekliyorum yarın.Öptüm…”


   Kalbimde nankör bir ağrı…



21 kasım 2008
  

"ona kötü bir şey olsun istedim/bana aşık olsun istedim"


                                      he shut me dawn bang bang

seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
öğren susmasını ve ağlamamasını.
bir kavanozun içinde mavi bir gül
yetiştir her gün daha çok yaşayan.
bir masalın ağzını kapat ve yat
geniş odalarda. bir oksijen çadırında.
ona kötü bir şey olsun istedim.
bana aşık olsun istedim.

Lale Müldür

cennette olacağım yaşa geldim

kaliforniya'da bir süpermarket




neler geçiyor aklımdan seni düşününce, walt whitman, çünkü ara sokaklarda yürüdüm gene ağaçların altında başımda bir ağrı kendimin bilincinde ve dolunayın peşinde.

aç yorgunluğumla imge peşinde koştururken filemi, ışıl ışıl bir meyve süpermarketine girdim senin numaralarını düşleyerek!

o şeftaliler ne öyle, ya o yarı gölgeler! herkes ma-aile alışverişte bu gece! rafların arasındaki yollar kocalarla dolu! karıları avokadoların, bebeleri de domateslerin içinde!---ya sen garcia lorca, senin ne işin var bakiim karpuzların dibinde?

seni gördüm walt whitman, çocuksuz, yalnız yaşlı eşeleyicibaşı, bir yandan buzluktaki etleri kurcalıyor, bir yandan da tezgâhtar oğlanları dikizliyordun.

her birine soru sorduğunu duydum: bu domuz pirzolasını kim ezdi? muz kaç para? benim meleğim sen misin?

senin peşinden rengârenk konserve rafları arasında dolaştım durdum ve peşimden de market dedektifinin geldiğini düşledim.

boş koridorlarda birlikte salındık yalnız düşlemimizde, enginarların tadına baktık, donmuş her nefasete sahip olduk ve kasanın yanından bile geçemedik.

nereye gidiyoruz walt whitman? kapılar bir saat içinde kapanıyor. hangi yönü gösteriyor sakalın bu gece?

(kitabına dokunuyorum ve süpermarketteki yolculuğumuzu düşlüyorum ve bir tuhaf oluyor içim.)

issız sokaklarda yürüyecek miyiz bütün gece? ağaçlar gölgeye gölge katıyor, evlerde ışıklar yanmış, ikimiz de yalnız olacağız.

sevginin yitik amerika'sını düşleyerek mi yürüyüp geçeceğiz karayolundaki mavi otomobillerin yanından eve, sessiz kulübemize?

ah, sevgili baba, grisakal, yalnız yaşlı cesaret hocası, amerika ne yaptıysa sen de yaptın chaton(1) kürek çekmeyi bırakınca ve sen buğusu üstünde bir kıyıya indin ve durup izledin geminin unutkanlık ırmağı lethe'in(2) kara sularında gözden kaybolmasını.

 
allen ginsberg

 
1. charon: yunan mitolojisinde, ölümden sonra ruhları styx ırmağından geçiren kayıkçı.
2. klasik mitolojide hades'teki unutkanlık ırmağı.

"platonik belagatçilerin yitik bölüğü" a.ginsberg

                         
                                    CASCANDO

tekrar söylüyorum
öğretmezsen öğrenemem
tekrar söylüyorum bir son var
son defanın bile sonu
yalvarmanın son seferi
sevmenin son seferi
rol yapmayı bilmemeyi bilmenin
söylemenin son seferinin bile bir sonu
beni sevmezsen sevilemem
seni sevmezsem sevemem
                                  
“çocukluğun kırmızı harflerinin benzeri bir yerden
iki nehir havzası arasındaki setin üstüne çekip kaldırdı beni
melezçamların sahibi tepelerin çatlaklarından bak
parlayan meath’e geri dönüş yolu yok
izlerin bozgununda ve denize kaçan derelerin
çan kuleli anaokulları ve sonra liman
göğüslerini örtmeye çalışan bir kadın gibi
ve terk etti beni”

SAMUEL BECKETT

25 Mart 2011 Cuma

"seninleyim rockland’da/ birleşik devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o birleşik devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı/ seninleyim rockland’da"

uluma



gördüm kuşağımın en iyi beyinlerinin çılgınlıkla yıkıldığını, histerik çıplaklıkla açlıktan geberdiğini,
zenci sokakların şafağında gördüm onları bozuk kafalarıyla mal ararken,
gecenin makinesinde yıldızlı dinamo ile eski cennetsel bağ için yanıp tutuşan melek kafalı hipsterler,
...yoksulluk ve paçavralar ve sahte gözlerle şehirlerin üstünde yüzen sıcak suyu olmayan ucuz odaların doğa üstü karanlığında yükseğe doğrulup sigara içerken jazzı seyredenler,
yaradan’ın cennetinde zihinleri apaçık olanlar aydınlatılmış ucuz çatı katlarında ve yeraltlarında muhammed’in dolaşaduran meleklerini görenler,
arkansas ve blake-ışığı trajedisi arasından parlak ifadesiz halüsinatif gözlerle bilgi savaşının üniversitelerinden geçip gidenler,
akademilerden delilik ve ahlaksızlığa düzdükleri methiyeleri kafatası üzerindeki pencerelerde yayınladıkları için tekmeyi yiyenler,
parasını çöp sepetlerinde yakarak ve dehşeti duvardan dinleyerek tıraşsız odalarda don gömlek sinenler,
apış arasındaki marihuanayla laredo’dan dönerken new york’da içeri tıkılanlar,
ucuz otellerde ateş yiyenler ya da paradise alley’de terebentin içenler, ölüm, ya da geceden geceye gövdelerini arafta bırakanlar,
düşlerle, ve uyuşturucularla, uyandıran kabuslarla, alkol ve sik ve sonsuz taşaklarla,
ürperen bulutların emsalsiz kör sokakları ve canada ve paterson’un kutuplarına doğru sıçrayan aradaki zamanın hareketsiz dünyasını aydınlatan aklın şimşeği,
geçitlerin peyote dayanışması, arkabahçe, yeşil, ağaç, mezarlık sabahları, çatı katlarında şarap kafası, kafaları iyi olduğu esnada çıktıkları zevk gezilerinde mahallelerin dükkanlarının vitrinlerinde trafik ışıkları gibi yanıp sönen neonlar, güneş ve ay brooklyn’in sert kışının alacakaranlığındaki ağacın titremesi, esrar külünün laneti ve aklın yüce ışığı,
hayvanat bahçesi ışığının iç karartıcı parlaklığında boğazları paramparça ve kasvetli beyinleri örselenmiş,
benzedrine boğulmuş halde rayların ve çocuk seslerinin gürültüsü arasında titreyerek
battery’den bronx’a sonsuz bir gidiş için kendilerini yeraltında zincirleyenler,
gece boyunca bickford’da loş ışığın altında dibe vurmuşçasına gömülüp kalanlar ve dışarı çıkanlar ve gün ortasında ıssız fugazzi’de bayat bira içerek otomatik plak çalarda çatırtıları dinlemeye mahkum olanlar,
yetmiş saat durmaksızın konuşarak, parktan mekana, mekandan bara, bardan bellevue’ye belleuve’den müzeye, müzeden brooklyn köprüsüne
ayın ötesinde/ki empire state’in pencere pervazlarından sarkan yangın çıkışından atlayan platonik belagatçilerin yitik bölüğü,
olayları ve anıları ve anekdotları ve görme zevkini ve hastane şoklarını ve cezaevlerini ve savaşları bağırıp çağırıp fısıldayıp kusarak konuşanlar,
yedi gün yedi gece harap olmuş anımsamalarıyla parıldayan gözlerle kaldırımların üzerini örten mağlup sinagog eti,
artlarında atlantic city hall’ün belirsiz resminin kartpostalını iz bırakıp
zen new jersey’i terk ederek hiçbir yere doğru gözden yitenler,
kederli doğunun sıkıntı veren terlemesiyle tanca’nın kemik gıcırdatanları,
çin’in migreninden mustarip, iç karartan döşemesiyle newark’ın boktan bir odasında esrarın etkisiyle pelte-k-leşenler,
geceyarısı demiryolu boyunca oradan oraya amaçsızca gidip gelen yurtsuzlar, hiç kalp kırmadan çekip gidenler, gece, yükvagonlarında yükvagonlarında yükvagonlarında sigaralarını yakanlar,
eroin için para sızdırmaya çalışarak dalavereyle, yalnızlık hissi veren çiftliklerinden geçenler büyükbabanın,
kansas’ta kozmosun tinlerinde vızıldayıp ayaklarına değin titrediklerini hissettiklerinde plotinus poe st. john üzerine kafa yorup haç çıkarıp telepati, bop ve kabala ile uğraşanlar,
ıdoha sokaklarından birbaşına geçip giderek düşsel kızılderili meleklerle düşsel kızılderili melekleri arayanlar,
parıldadığında baltimor çılgına dönüp doğaüstü esrimeye dalanlar,
etkisiyle kış gecesinin ortasında sokak ışığının küçükkent yağmurunun
oklahoma’nın çin göçmeni herifleriyle limuzinlerde takılanlar,
houston’da aylak ve aç cansıkıntısıyla yalnızlığın jazz seks ya da çorba için takılanlar
amerika ve sonsuzluk hakkında tartışmak için parlak ispanyolların peşinden gidip,
afrika’ya giden bir gemiye çaresiz kapağı atanlar,
artlarınca chicago’nun mekanlarında yakılmış şiirlerin külünden lav işçi tulumlarının gölgesi ve döküntülerden başka hiçbir şey bırakmayarak mexico volkanlarında gözden yitenler,
batı kıyısı’nda f.b.ı’ı soruşturarak sakallı ve kısa pantolonlu büyük barışçıl gözleri ve cinsellik kokan koyu derileriyle hatların ötesinde bildiri dağıtıp yeniden ortaya çıkanlar,
cigaralarını üstlerinde söndürerek kapitalizmin ot tezgâhını protesto edenler,
staten ısland feribotu bastırdığında korkunç sesini wall’un ve bastırdığında los alamos’un korkunç seslerini feryat ederek çırılçıplak soyunarak union meydanı’nda kıyakkomünist bildiriler dağıtanlar,
beyaz okullarında yerleşmiş çetelerin doğrulttukları makineler karşısında çıplak ve titrek ağlayarak yere yığılanlar,
düzüşmeksizin haykırarak sevişmekten, “zıkkım”lanmaktan ve oğlancılıktan başka hiçbir şey yapmadıkları için bir suçu olmayıp polisaraçlarında mest olmuş halde enselerinde dedektifler bitenler,
metroda dizlerine vurarak uğuldayanlar ve elyazmalarına bir göz atıp siklerini pantolonları üstünden sıvazladıkları için uzayıp gitmesi istenenler,
bi işleri olmadığından azizimsi motorculara götlerini siktirip zevk çığlığı atanlar,
meleksi insanlıklarıyla uçanlar ve uçuranlar, atlantik ve karayip aşklarını okşayan denizciler,
gülbahçelerinde, halk parklarının çimlerinde ve mezarlıklarda önüne gelen herkese özgürce spermlerini attırarak sabah akşam otuzbir çekenler,
durmaksızın hıçkırarak tükenenler, kıkırdayıp coşarken sarışın & çıplak bir melek artlarında belirdiğinde deşmek için onları palasıyla, bir türk hamamının odasında mahvolanlar,
aşkoğlanlarını kaderin şirret üç ihtiyar kaşarına, heteroseksüel doların tek gözlü kaşarına, dölyatağından göz kırpan ve kıçını kırıp oturmaktan,
dokuma tezgâhındaki aydınlanmış altın sarısı ipleri kırpmaktan başka bir şey yapmayan tek gözlü kaşara kaptıranlar,
doyumsuzca ve esriyerek çiftleşenler bir bira şişesiyle bir sevgiliyle bir sigara paketiyle bir mumla ve yataktan düşenler,
ve zemin boyunca yuvarlanıp salonu sürüklenerek devam edip duvarın dibine yaslanarak son amcık vizyonuyla nihayetinde kendinden geçenler ve bilincin son attırımından sıyrılarak gelenler,
günbatımında milyonlarca kızın amcıklarını akıtanlar ve sabah yeri gözleri kıpkırmızı olsa da gündoğumunun deliğini de sulandırmaya hazır olanlar, ahırlarda götleri alevlenenler ve göllerde çıplak olanlar,
sayısız çalıntı gecearabasıyla colorado’da bir boydan bir boya orospulukla hayat sürenler,
n.c, bu şiirin gizil kahramanları, yarakadam, denver’ın adonis’i, yemek vakti arkabahçede sayısız kıza döşeyerek akıtanlar, sinemanın arka koltuklarında takanlar, sarsakça yan yana dizilenler, dağların tepelerinde mağaralarda bildik; sıska garson kızlarla ıssız yol kenarlarında oynaşanlar- elbiselerini yukarı sıyırarak & bilhassa kıyı benzin istasyonları tuvaletlerinde “tekbencilik” yapanlar & memleketin çokça ıssız yollarında; solgun demode büyük leş sinemalarında, düşlerini değişenler, ansızın manhattan’da uyananlar ve kendilerini bodrum katlarından dışarı atarak, kalpsiz macar şarabının tüketmişliği ve 3. caddenin demir düşlerinin dehşetiyle işsizlik maaşlarını almak adına, büroya dek tökezleyerek yürüyenler,
tüm bir gece boyunca karla kaplı iskelelerde kan dolmuş ayakkabılarıyla yürüyüp, east river’da arzu dolu esrar odalarının kapılarında açılması için bekleşenler,
hudson kanyonunun dik kayalıklarına kurulu evlerinde ayın savaş zamanı ışığına benzeyen projektörün mavi ışığında büyük intihar dramaları yaratanlar & başlarında defne taçlarıyla unutulacak olanlar,
düşlerinde kuzugüveci yiyenler ya da bowery nehrinin çamurlu sularında yengeç lüpletenler,
sarma kâğıdı ve kötü müzikle mal satıcılarının arabalarında sokakların romansına ağlayanlar,
bir köşede oturup köprü altının karanlığında nefes alanlar, tavanaralarında klavsenle orgazm olanlar,
teolojinin turuncu sandığıyla tüberkülozlu bir göğün altında alevlerle taçlanmış harlem’de altıncı katta öksürüğe boğulanlar,
gece boyunca sihirli sözlerle esriyip sallanıp yuvarlanarak bir şeyler karalayanlar, tan ağarmasının sarılığında anlamsızlığın şiirini yazdıklarını görenler,
salt bitkisel bir krallık düşleyip de çürümüş hayvanlar ciğer yahnisi yürek paça pancar çorbası ve meksika pizzası pişirenler,
bir yumurta peşinden et kamyonlarının altına dalanlar,
saatlarını çatılardan fırlatarak zaman dışı sonsuzluğu seçenler & sonraki on yıl boyunca her gün çalar saat sesine uyananlar,
art arda en az üç defa bileklerini kesip de başarılı olamayan ve vazgeçip mecburen içinde yaşlanıp mızmızlanacakları bir antikacı dükkânı açanlar,
kurşuni dizelerin patlamaları & cepleri dolmuş modacıların kafa ütüleyen safsataları & reklamcılığın ibnelerinin nitrogliserin çığlıkları & zeki editörlerin fesatlığının zehirli gazında madison avenue’da uyduruk elbiseleri içinde yanarak tükenenler, ya da mutlak gerçek’in taksicilerinin sarhoşlukla çarpıp yere devirdikleri,
brooklyn bridge’den atlayanlar, bu gerçekten oldu ve yitik adımlarla yürüyenler çin mahallesinin büyüsünde ruhları kendinden geçenler
yol boyu çorba & yangın kamyonları, beleş bira yok,
umutsuzluk içinde pencerelerden dışarı country söyleyenler, metro kapılarından fırlayanlar, pislik passaic durağında atlayanlar, zencilerin üzerine atılanlar, tüm sokak boyu ağlayanlar, yalınayak şarapkadehi kırıkları üzerinde dans edenler, 1930′ların avrupasının nostaljik tükenmiş alman jazz fonograf kayıtlarını paramparça edenler, viskiyi tüketip inleyerek ıstırap içinde iğrenç tuvaletlerde çıkaranlar, kulaklarında inlemeler ve uğultusu devasa buhar kazanlarının.
geçmişin seyahatlerinin otoyollarından aşağı uçar gibi birbirlerini golgotha’ya taşırcasına yol alanlar hapis-yalnız uyanık veya birming- ham jazzın vücut buluşu,
sonsuzluğu bulmak için benim bir vizyonum ya da senin bir vizyonun ya da onun bir vizyonu var mı diyerek tüm ülkeyi arabayla yetmişiki saatte katedenler,
denver’a yola çıkanlar, denver’da ölenler, denver’a geri dönenler & boşyere bekleyenler, denver’ı bekleyenler & kuluçkaya yatanlar & denver’da yalnız kalanlar ve sonunda zamanı keşfetmek için uzayıp gidenler & şimdi denver bu kahramanları için yalnızlıktan sıkkın,
ruh bir saniyeliğine de olsa saçlarını halelendirene dek ışığıyla umutsuzca katedrallerde dizleri üzerine çökerek birbirlerinin kurtuluşu ışık ve sineler için yakaranlar,
parçalanmış zihinleriyle altın gibi kafaları yüreklerinde gerçeğin tılsımı cezaevinde imkansız suçlar için beklerken alcatraz’a tatlı blueslar düzenler,
bir alışkanlığı yetiştirmek için mexico’ya ya da rocky dağlarına buddha’yı yumuşatmaya ya da oğlanlar için tanca’ya ya da kara lokomotif için güney pasifik hattı’na ya da narkissos için harvard’a mezarlıktaki papatya öbekleri için woodlawn’a çekilenler,
radyoyu hipnotizmayla suçlayarak akılsağlığı davası açılmasını talep edenler ama delilikleriyle elleriyle kararları askıda bırakan bir jüriyle kalakalanlar,
new york şehir kolejinde dadaizm sunumu yapanların üzerine patates salatası atanlar ardından tıraşlı kafalarıyla ve intiharın soytarı söyleviyle akılhastanesinin granit basamaklarında lobotomiye kuvvetle istek duyanlar,

ve bunun yerine kendilerine insülin ve metrazol şok terapisi elektrikli su terapisi psikoterapi meşguliyet terapisi masa tenisi & hafıza kaybının somut boşluğu sunulanlar,
katatoni içinde kısasüreliğine duralarken şakası olmayan bir karşıkoyuşla yalnızca sembolik bir pinpon masasını devirenler,
yıllar sonra kandan peruklarını saymazsak geriye kel dönenler, doğunun kaçıkkent koğuşlarında salt delirmişlerde zuhur eden kötü kader esriklik içerisinde parmakla(n)mak,

pilgrim state’in rockland’in ve greystone’un kokuşmuş koridorları, ruhlarının gölgeleriyle ağızdalaşına girenler, geceyarısı aşkın topraklarında-dolmen setleri üzerinde- bir başına sallanıp yuvarlanarak, yaşam düşü bir kabus, vücutları ay denli ağır taşa dönenler,
nihayetinde anayla******, ve ucuz apartman dairesinin penceresinden fırlatılmış son fantastik kitap, ve sabahın 4ünde kapatılmış son kapı, ve cevaben şiddetle duvara çarpılmış son telefon, ve zihinsel mobilyası son parçasına dek boşaltılmış son döşeli oda, gömme dolapta tel askıya iliştirilmiş kağıttan sarı bir gül, ve bu düşsel bile olsa, hiçbir şey ama küçük umut dolu bir sanrı işte-
ah, carl, sen güvende değilken ben de güvende değilim, ve şimdi sen gerçekten zamanın tüm pisliğinin içindesin-

ve bundan dolayı buz tutmuş sokaklar boyunca koşanlar, elips katalog metre titreşen düzlem kullanımının simyasındaki ani parıldamaya takıntılı,
hayal kurup bitiştirilmiş imgeler boyunca zaman ve uzayda somutlaştırılmış geçitler açanlar ve 2 görsel imge arasında ruhun başmeleğini kapana kıstıranlar ve doğadaki elementlerin özlerini birleştirip pater omnipotens aeterne deus’nun heyecanıyla coşup bir sıçrayışta bilincin ismini koyup çizgisini belirleyenler,
yoksul beşeri nesrin ölçü ve söz dizinini yeniden yaratmak için ruhlarında kafalarındaki çıplak ve sonsuz düşünüşün ritmini uyumlu kılacak ikrarı reddederek huzurumuzda dilleri tutulmuş ve zeki ve utançla titreyerek ayakta dikilenler,

zamandaki kaçık serseri, ve kutsanmış melek, bilinmeyen, yine de ölümden sonraki zaman boyunca söylenecek ne varsa koyanlar ortaya,

ve jazzın hayaletimsi giysisiyle orkestranın altın rengi nefesli borularının gölgesinde yeniden dirilerek doğrulanlar ve amerika’nın çıplak zihninin aşk için çektiği ıstırapları, kentleri son radyosuna varasıya paramparça eden eli eli lamma lamma sabacthani çığlığıyla üfleyenler saksafonu
parçalanarak vücutlarından çıkartılmış yaşam şiirinin saf kalbiyle ki bin yıl afiyetle yenir.


ıı

alüminyum ve çimentodan nasıl bir sfenkstir ki kafataslarını açıp parçalamış beyinleri ve imgeleri yiyip bitirmiş?
molok! yalnızlık! pislik! çirkinlik! külkovaları ve elde edilemez dolarlar! merdiven diplerinde çocuk çığlıkları! ordularda hıçkırarak ağlayan oğlançocukları! parklarda gözüyaşlı ihtiyar adamlar!
molok! molok! kabus molok! sevgisiz molok! zihinsel molok! molok ezici yargıcı insanların!
molok akıl almaz zindan! molok kurukafa bayrağı çekilmiş ruhsuz hapishane ve elemlerin kurultayı! yapıları yargı olan molok! savaşın sayısız taştan abidesi molok! sersemlemiş hükümetler molok!
zihni salt bir makine olan molok! damarlarında kan yerine para dolaşan molok! parmakları on ordu olan molok! göğsü kendi cinsinin etini tüketen bir dinamo olan molok! kenarlarından dumanlar tüten bir gömüt olan molok!
molok gözleri binlerce kör pencere! uzun sokaklarında ebedi yahovalar gibi gökdelenler dikilen molok! sis içindeki fabrikalarında düş kurup cavlağı çeken molok! devasa bacaları ve antenleriyle kentleri taçlandıran molok!
sevdası sonsuz petrol ve taş olan molok! ruhu elektrik akımı ve bankalar olan molok! yoksunluğu dehanın sureti olan molok! yazgısı cinsiyetsiz bir hidrojen bulutu olan molok! molok adı us olan!
molok içinde yapayalnız oturduğum! kendinde melekleri düşlediğim molok! molok delirdiğim! sikemiciyim molok’ta! aşksız ve erkeksizim molok’ta!
molok ruhuma çok önceleri giren! molok içinde gövdesiz bir bilincim ben! molok beni doğal esrikliğimden korkutan! kendimden geçtiğim molok! uyandığım molok! gökyüzünden boşalan ışık!
molok! molok! robot apartmanlar! görünmez banliyöler! hazine çatıkları! kör sermayeler! şeytansı endüstriler! hayaletimsi uluslar! mağlup edilemez tımarhaneler! granit yaraklar! canavarca bombalar!
onlar cennete kaldırırken molok’u parçaladılar sırtlarını! kaldırım taşları, ağaçlar, radyolar, daha bir dünya şey! zaten varolan ve hep içinde olduğumuz şehri cennete kaldıranlar!
vizyonlar! kehanetler! halüsinasyonlar! mucizeler! esrimeler! amerikan nehrinde batıp gitti!
düşler! tapınmalar! aydınlanmalar! dinler! bir gemi yükü duygu zırvası!
kirişikırmalar! nehrin diğer tarafına! evirip çevirmeler ve çarmıha germeler! tufana kapılıp gitti! yükselmeler! anlık tanrı görümleri! umutsuzluklar! on yılın hayvani çığlıkları ve intiharlar! bellekler! yeni aşklar! kaçık nesil! zamanın kayalıklarından aşağı!
gerçek kutsal kahkaha nehirde! gördüler her bir şeyi! vahşi gözler! kutsal haykırışlar! çekip gittiler eyvallah deyip! atladılar çatıdan! ıssızlığa! el sallayarak! yanlarında çiçeklerle! nehre doğru! sokağa!


ııı

carl solomon! seninleyim rockland’da
benden daha kaçık olduğun
seninleyim rockland’da
fazlasıyla tuhaf hissettiğin
seninleyim rockland’da
annemin gölgesine öykündüğün
seninleyim rockland’da
on iki sekreterini öldürmüş olduğun
seninleyim rockland’da
o görünmez nüktedanlığınla güldüğün
seninleyim rockland’da
aynı korkunç daktiloda büyük yazarlar olduğumuz
seninleyim rockland’da
vaziyetin ciddileştiği radyodan bildirilen
seninleyim rockland’da
kafatasındaki melekelerin zeka asalaklarını artık içeri sokmadığı
seninleyim rockland’da
utika’nın evlenmemiş kadınlarının göğüslerinden karnını doyurduğun
seninleyim rockland’da
bronx’un kartal bedenli kadınlarının vücutlarında kelime oyunlarıyla eyleştiğin
seninleyim rockland’da
cehennemin dipsiz kuyularında asıllı bir pingpong maçını kaybettiğinden deligömleği içinde feryatlar ettiğin
seninleyim rockland’da
katatonik bir halde takıldığın piyanonun başında ruhun masum ve ölümsüz olduğunu donanımlı bir tımarhanede asla imansız ölmemesi gerektiğini söylediğin
seninleyim rockland’da
elliden fazla elektroşokla ruhunun hac yolunda gerildiği çarmıhtan bedenine asla yeniden dönmeyeceği
seninleyim rockland’da
doktorlarını akıl hastalığıyla itham edip ulusalcı faşist golgotha’ya karşı sosyalist ibrani devrimi entrikaları çevirdiğin
seninleyim rockland’da
long ıslang göğünü yarıp insanüstü kabrinden çıkararak yeniden dirilteceğin kendi yaşayan insan isa’nı
seninleyim rockland’da
yirmi-beş-bin çılgın yoldaşla hep bir ağızdan enternasyonel’in son kıtasını söylediğimiz
seninleyim rockland’da
birleşik devletleri öpüp sarmaladığımız çarşaflarımız altında o birleşik devletlerin alışkanlık yaptığı öksürüğüyle gece boyu bizi uyutmayacağı
seninleyim rockland’da

seninleyim rockland’da

rüyalarımda üzerinde bir deniz yolculuğunun damlalarıyla yürüdüğün amerika’da bir batı gecesinde gözyaşlarınla otoyol kavşağındaki kulübemin kapısına vardığın

san francisco 1955–56


howl’a dipnot

kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal! kutsal!

dünya kutsaldır! ruh kutsal! ten kutsaldır! burun kutsal! dil, sik ve el ve götdeliği kutsal!

her şey kutsaldır! herkes kutsal! her yer kutsaldır! her gün sonsuzluk! her adam melek!

kaçık olduğu sürece dört büyük melek kutsal! sen ve ruhum delinin kutsallığı kadar kutsal!

daktilo kutsal şiir kutsal ses kutsal dinleyenler kutsal esrime kutsal!

kutsal peter kutsal allen kutsal solomon kutsal lucien kutsal kerouac kutsal huncke kutsal burroughs kutsal cassady kutsal gizli hayvan sikiciler ve ıstırap içindeki dilenciler ve iğrenç insan melekler kutsal!

kutsal tımarhanedeki annem! kansas’taki atalarımın siki de kutsal!

inleyen saksafon kutsal! kutsal mahşerî bop! cazcılar ot hipsterler barış & junk & sarma kutsal!

kutsal gökdelen ve kaldırımların ıssızlığı! milyonlarla dolan kafeteryalar kutsal! sokakların aşağısındaki gizemli gözyaşı nehirleri kutsal!

doyumsuz yalnızlık kutsal! orta sınıfın büyük kuzusu, isyanın çılgın çobanı kutsal! kim los angeles’ ı los angeles yapan!

kutsal new york kutsal san francisco kutsal peoria & seattle kutsal paris kutsal tanca kutsal moskova kutsal istanbul!

kutsal zamanın sonsuzluğu kutsal sonsuzluğun zamanı kutsal boşluktaki saatler kutsal dördüncü boyut kutsal beşinci enternasyonel kutsal melekteki molok!

kutsal deniz kutsal çöl kutsal demiryolu kutsal tren kutsal görüler kutsal halüsinasyonlar kutsal mucizeler kutsal gözçukuru kutsal cehennem!

kutsal bağışlama! merhamet! iyilik! iman! kutsal! bizler! bedenler! kederli! yüce!
kutsal ruhun doğaüstü çokça gözalıcı yetenekli şefkati.


berkeley ‘55

allen ginsberg
1926 – 1997

22 Mart 2011 Salı

KAN AT KANA AT KANAT KIT KANAAT



Zar zor geldim kıpırtılı eşiğine dünlerin
Dibine kadar köksüz dibine kadar dipsiz
Soy acılar kovanında iğdiş edilmiş ruhum
Tozun kirin içinde kan çanağıdır kalbim
Zar zor zar tutamadım ki oyunun ciddiyetine kesik ellerim
Toy aşklarım yaşım som 
Ayva tüyü kızlarımın gözlerinde kunt bir zar
Eşim dostum pişmiş aşta az kaynayan sası su
Ümmetimin gençleri beyaz yüzde kaygan kan
Sıla-i rahim olamadık Müslümanlığımız içsiz
Bakışlarım kış yüklü kütüğü sığ sılada
Akıtılmış canımın pıhtısında sözler kem
Çünküsü zor manaların döşeğinde kılım kırk
Çarpık bedestenlerde yoktan satılık naaşım

Zar zor çıktım yokuşun bana düşen yanını
Aksak ömrün hevenginde etim zaten üşengeç
Yağsız pak urganlara astım onca yükümü
İstanbul’un kıyısında makamlarım hüsrankar
Kimmiş kimi bekleyen? Kimle dolu odalar?
Tek kişilik koronun dişileri doğurmaz
Tezgâhın bu tarafı yekten köşesiz zarlar
Hohla yavan dölsüzlüğü gör ki nasıl ısınmaz
Yalın hayat ben olmak bayramları beş vakit
Tuzu tamam yaramda emeğiniz kamaşmaz
Taşınmaz korlarımın telaşında yanık döş
İçim dışım tam takır öpüşlerim ucu boş

Şimdi biri yırtılsa yinimdeki çokluktan
Şimdi kana kan aksa akan kanda kavlim var
Cinlerimin kanaati çırılçıplak zürriyet
Gerçekleş yazıların büyüttüğü Hürriyyet

Ekmeğimin sertini kırsın diye dişimi
O’na havale ettim evdeşimi eşimi             

"kadından kendisinde olmayanı isteriz/hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz" n.f.k.

aşk mektubu




Küçük ayakların, başka ne olsun
kalbimin üstünde tıpırtıları
bir sözse açarım sana sevmekten
nice haritadan, ne martıları!

dünya ah! söversin yahut öpersin
bakmaktan dağına çıkması yeğrek
yüzüme değince saçların mümkün,
bir delilik etmek, aşktan gebermek

ben ayna görünce hiçbir şey görmem
eski bir sürüngen belki bakışım
ama bir şey var işte, bir şey havada;
bu zır karanlıkta sana akışım…

küçük ayakların, başka ne olsun
halhalsız, halısız; sadece ayak
olmaz bir trenden işte inmişim:
sadece yüzüme. sadece bir bak!



 Süleyman Çobanoğlu

kutub-u şikeste


                                  

Yağmur başladı sen dedim camlara koşdum
Do
ğursan zulmünden çıldıracakdı deniz
Biz aynı ...hırkayı giyecekdik Muhyiddin a
ğlayacakdı
Muhyiddin a
ğlayacakdı biz aynı hırkayı sırayla giyecekdik biz.

Meğer gül hemen çözülmezmiş hemen gül meğer
Yürürmü
şüm ve parçalanmayabilirmiş avrat
Bana dü
ğün salonlarından beri Rab patlat
Şu aynayı koynuma almazsam eğer.

Anlamadı
ğım çocukları balkonuma gömerim
Şeyh gardolaplarıysa ancak yağmur bildirir.
Bir
şemsiye sarıklaştırır at, değil midir
Nizamülmülk Gazali Sabbah; ko
şsalar?...

Ku
ş patladı, Allah vardır, bisiklet söylüyorum
Fotografı ve'l asr ile açıkla derdi babam
Kuyulardır, derindir, içinde adam vardır
Yusuf bile dü
şştür Aleyhisselam!

Ayın aydınlık yüzü gibi bir tiren dolu bacak
Ağlamak
Abdesti bozmaz mıydı be şeyhim?
Gelmeyeydin yanlış planlanmış bir gömleği
Ta kendi kuzusuna verecek idim
Gidiyorsun ve gayet planlanmış bir kuzudan
Gömlek sökmek üzreyim

Ve nihayet göğe düşsem bengitay işte
Annemi daha içeriden açıklayabilirim
Şol cinnete pasaj dersen sevgilim beni sıkma
Sevgilim beni sıkma ben
Okuma bilirim.

Ah Muhsin ünlü

21 Mart 2011 Pazartesi

" oysa reklam şiire düşman güzelim annen şiire düşman/gerçek şeyler istiyor benden dokunabileceğin şeyler/oysa ben uyuyamıyorum hijyenik odalarda" i.kılıçarslan

"olup biteni görür yaşamak denen katil"

                                
                                                 GELGELELİM

Ço
ğalan bir uykuya dönüşsün diye güller
Kız, o
ğlanın yüzünde masumiyeti öptü
Sapsarı dip meyveler döküldü dallarından
Tam sırası dedi kız tellere takılmanın
O
ğlan, kızın içinden geçen niyeti öptü

Artık kimse çalamaz bu şarkıyı bir daha
Çalsa da bozuk çalar uzak yerin radyosu
Bir tren böyle gider sirkeciden sabaha
Güneş manşete çıkar buğdaya tav olmaktan
Biter gözde festival, dilde akşam paydosu

Birer birer açılır “gidebilmek kırları”
Şimdi onun içinde bütün okullar tatil
Boş bulunmuş ağzından bir tombul kedi sızar
Isıtır parklarını bir rüya gecesinin
Olup biteni görür yaşamak denen katil

Gelgelelim göremez kanatlanırken aş
Bisküviden kızların bisiklet süren dili
Dönmez geç vakit eve
şair ağırlamaktan
Göz ucuyla süzer de kaç hecelik menzili
Hiç sürünmeden geçer selam gibi uzaktan

Hüseyin Akın

20 Mart 2011 Pazar

HİCRETİN 1429. YILI



                            

      Benim çocuklar 4/b ile yaptıkları maçın son iki dakikasına 3-2 önde girdikleri halde iki dakikada iki gol yiyip maçı 4-3 kaybediyorlar gri ve soğuk gökler altında.çok uğraştılar,ama yenildiler.yenilgiyi kabullenemeyenlerin yüzlerindeki güzel kederle ayrıldılar sahadan.5/b’ye de 2-0 yenildiler bir önceki maçta.hiç bir maç bana onları izlemek kadar keyif vermiyor.bu yıl ve geçen yıl futbol turnuvasında şampiyon olmuşlardı.onları diğer sınıflar da tanır.ve onları yendiklerinde neden çok sevindiklerini anlayabiliyorum.iyi ve sağlam, futbolu şimdiden bilen bir takımı yeniyorlar.saha kenarındaki tüm çırpınmalarım mağlubiyeti engelleyemiyor.üzgünüz.ama bu yenilgi bile bana başka türlü görünüyor.bana benziyorlar yenilirlerken.onları bu yenilgiden sonra daha çok seviyorum.kendimi de o maçta görmek mübalağalı görünebilir.ama biri de böyle bakmalı olup bitene.

                                     
                                        ERKAN

                    KADİR                   MALİ            BERKAY                                                

                                               
TAMER                                           FURKAN                                   ENVER

                                                       MEHDİ

                                                      AHMET

   hiçbir mağlubiyeti hazmedemiyorlar.bu hazmedemeyişlerindeki öfkeyi yontmak istemiyorum.yenildiklerinde çamur yapıp sağa sola sataşmıyorlar.ama hırslarından ağlayanı,birbirine kızanı,başı önde sinirle sahadan ayrılanını görmek hoşuma gidiyor.çok güzeller.hırsla oyuna asılıyorlar.bir vakitler ben de öyleydim.kendilerinden geçerken yüzlerindeki ciddiyet onları gözümde büyütüyor.ve bu 4-3lük yenilginin mutluluğuyla kalıyorum.gökyüzü çok uzaklarda bu hatırayı belleğine alırken biz yeryüzünde hayatlarımızın bir parçasını daha kaybetmenin şiiriyle, çocukların yüzünden bana düşen hüzünle ve bunlarla yapayalnız…

     İşte hayat da bir kadının gövdesine tutunup benden çekildiğinde kaynağı sevgi olan öfke kendini belli ettiğinde, ... bir özür ve izah mektubu yazdığında,Hüseyin Akın “yalnızlık şarapları”nı şiir sanıp beğenip benimle görüşmek istediğinde,o mutlu anlarda …’yi bağışlayıp sevdiğim ve artık dinlenmek için uyumak istediğim anlarda,  yine dün akşam olanlardan dolayı uyuyamayıp kaldığımda,dün akşamı bir türlü unutmayacak olmaktan korkmaya başladığımda,gecenin bu saatinde arayacak kimsemin olmadığını bilmenin yalnızlığında,güya Turgutlu’ya gidecektik eniştenin arabayla,ama o gitmek istemeyince evde kalakalınca,enişte de kendine bir yalnızlık ayırmak istiyor bu tatilde ama kardeşim buna somurtuyor, “kimse emrullah abiyi dinlemiyor” dediğinde Ayşe, yağmur yağarken kahvaltımı saat 16:30 gibi bitirdiğimde,Hüseyin Akın’ın “deniz resimlerinde boğuluyorsun yani” sözünü hatırladığımda…

   Yağmurlu bir Turgutlu akşamında Güzel Ahmet’in beyaz steyşını yanımda duruyor. hoş beşten sonra akşama İzmir’e sinemaya gitmeye karar verdik.nitekim gittik.art arda iki film.Turgutlu sokaklarında gece turu. ..... ’ın evinin önünde durup, eğer penceresi açıksa onu kaçırma planları. Afyon’da boş bir ev varmış Ahmet’in arkadaşının.ama penceresi kapalıydı.taş atalım cama dedi Güzel Ahmet.korktum.sonra bunu yapmadığıma üzüldüm.o da geçti sonra.pencerede olsaydı “ hazırlan gidiyoruz” diyecektim.o da hiçbir söz etmeden gelecekti.öyle inandım. Agreements of love olayı.O gece İzmir’e gitmek bana iyi geldi. Güzel Ahmet nişanlanmış. Yağmurlu havalarda gece yolculukları iyidir.

   Doğru ve yanlışın durmadan birbirine karıştığını söyledim Kasket’e.dünyayı anlayamadığımı söyledim.İSTİKLAL MARŞI’nın son kıtasının kopardığını, aslında hiç bestelenmemesi gerektiğini,10 kıtasının da törenlerde ezbere okunması gerektiğini yazdım sağa sola yolladım bu mesajı sonuna iyi bayramları da ekleyip.yanıt gelmedi.yanıt beklemedim zaten.okey masasında Kasket’in iki esprisine hakkıyla güldüm.bunlardan biri çay istediğimizde kahvecinin “ebenizi….”diye başlayan tepkisiydi.”babanızın uşağı mı var burada,bu son,bir daha çay yok” diye hayalimde sürdürüp tamamlamış ve gülmüştük.

    Bu sabah odama geldim. ….’nin bayram tebriğini okudum mail adresimde.uzun süre agreement’i dinledim.üslubun tökezleme nedeni henüz kendime alışamamış olmam.turgutlu beni biraz öldürdü.yarına kendime gelirim.yolculuğum esnasında gördüğüm manzaralar aklıma geldi.birinde, Balıkesir tarafında bir köprünün altından akan karanlık sular, diğeri yine aynı topraklar üstünde ışıkları siste parlayan çukura kurulmuş bir köy. saat gece on ikiye çeyrek kala oralardan geçtim.

    Şimdi güneş dışarıda. ben hiç kimseyim.Adem’in şiir kitabıyla ilgili bir yazı var aklımda.onu yazabilirsem iyi olur. Nuri Pakdil’le bitiriyorum:


“arkadaşlarımı da severim
yeryüzüne biterim
eve portakal alınca sandıkla alıyorum
dayanamayanlar çürüyor bayım!”



14 Aralık 2008

19 Mart 2011 Cumartesi

adıyla,senaryosuyla, yönetmenliğiyle,oyunculuklarıyla - özellikle casey affleck, görüntü yönetimiyle ve müzikleriyle aşmış bir film...

korkak robert ford'un jesse james suikasti. brad pitt filmle ilgili mukavele yaparken filmin adının değiştirilmemesini şart koşmuş. iyi de etmiş.

ilk yorumunu dinlemeye bakın. bu yorum berbat.

"dert oldum hira'ya beni teskine geldi efendim"

ÖLÜM KERE ÖLÜM / ÖLÜM KARE


İSA GOLGOTA'YA ÇIKARKEN TÖKEZLEMEDEN ÖNCE
ÖNÜ SIRA SENDELEYİP AYAĞI BURKULAN BENDİM
YAR İDİM DULDA SAYDI BENİ AÇMAK İSTEYEN GONCA
DERT OLDUM HİRA'YA BENİ TESKİNE GELDİ EFENDİM

İLK BEN ÜŞÜDÜM SONRADIR TUR-İ SİNA'DAKİ SAĞANAK
DAĞA ÇIKTIM KURDU GEBERTTİM BENİ KORKUTTU KEME
ÇALMADIĞIM KAPI KALMADI CAN EVİMDEN TAŞARAK
DUYAN OLMADI AVAZIM Kİ DESİN HALLAÇ KEKEME

İLENEN OYLUMSUZ KALIR KARGIŞIN İMZA YERİ BOŞ
AŞKA DÜŞMEK ECELİYSE BEDENİ COŞTURUR ANIZ
RUH KÖRELTEN ÇARE BULMAZ İLAÇ OLMAZ TELAŞLI DÖŞ
PİS MÜREKKEPLE ÇÜRÜK DİL TOKUŞTURANLARDANSANIZ

KUL BENİ BİLMEYİŞİN VAKTİ ECELDEN KİM SIYIRA
BİR BENİM SAYIKLAYAN ÂDEM'İ İMLA EDEN ADI
BU YÜZDEN BANA DEĞMEDEN DÜNYADAN BİR ÜVENDİRE
GİTTİM ÇEKİP BAŞIMI GİTTİM HAKİKAT DURAKSADI.

İSMET ÖZEL