31 Aralık 2010 Cuma

the never ending way of orwarrior

  1. 1.        THE PATH PART:1 TREADING THROUGH DARKNESS
  2. 2.       THE WARRIOR
  3. 3.        NEW JERUSALEM – NOIR
  4. 4.       VAYEHİ OR
  5. 5.        IN THY NEVER ENDING WAY
  6. 6.      FROM BROKEN VESSELS
  7. 7.      BEREFT IN ABYSS
  8. 8.     MI ?
  9. 9.     THE PATH PART:2 THE PILGRIMAGE TO OR SHALEM
  10. 10.  HES LEAF SHALL NOT WITHER NOIR
  11. 11.    BARAKAH
  12. 12.   CODEWORD : UPRISING
  13. 13.   NORRA EL NORRA
  14. 14.  BIRTH OF THE THREE ( THE UNIFICATION )
  15. 15.   THE CALM BEFORE THE FLOOD
  16. 16.   THE STORM STILL RAGES
  17. 17.   BELOVEDS CRY
  18. 18.   ORNAMENTS OF GOLD
  19. 19.   FIND YOUR SELF
  20. 20. THE SAHARA’S STORM
  21. 21.   MABOOL ( THE FLOOD )
  22. 22.  HALO DIES
  23. 23.  OCEAN LAND
  24. 24. THE TRUTH WITHIN

27 Aralık 2010 Pazartesi

KAR ŞİİRLERİ





   1.Her şeyi unutursam kendimi nerede bulurum?”sana daha esaslı bir yalnızlık verilecek”diyen bir sesin içinde mi? veda niyetine alımlanan dünya ve yazıda ölüm anlamına gelen dağların kışı.yaz göğünün mutluluk dedirten dağlarına karşı.

   2.bir çekyat bi çaydanlık ve bir vcd ile bir ömür.tepsi hazırlamak deyiminin buradan sonsuza açılan tahta kapıları.”bana yaslanmak istedi ya da omuzlarımızın birbirine değmesinden habersiz gibiydi ve bunu  benim yazı için işaret fişeği saymamdan habersiz”.yazmak:kaybolmak ve bulunmak için yaptığım koşular.

   3.şöyle olmuş:ayşe evi sessizliklerle döşemiş.ben gelip çarpmışım sessizliklerine.vandaki yıllar boyunca özne ayşeymiş.ben onun kullandığı bir kelimeymişim.ona böyle yakalanmış ve sessizliğine hapsedilmişim.bunları ters bir bilinç akışıyla yakaladığımda daha küçüğüm.büyük ve beni yutan bir göz onunki.sanki,sonradan her şeyi ondan dinleyen biri her şeyi farklı algılamış.

   4.sen bana bakıyorsun ve hiçbir şey görmüyorsun.elbisen hususen siyahi.beni ne çok görmüyorsun.hala senin havandan bir parça.yine de tekrar yaratamıyorum seni.demek böyle yazının yarattığı kurgulanmış ölümle ölünecek.

   5.anlatmak... anlatmak... bakışlarınız yoğunlaştıkça uzaklaşıyor.anlattıkça ele geçirilen zarif bir hayvan gibi yokluğumu size saklıyorum.

  6.duvarları eskimiş tozları yepyeni bir ev.ikimiz de oraya ait olamadık.baktıkça indiğim derinliklerden kendimi toplayarak bu çöle geldim.

   7.şimdi: mesela kibritten çıkan sesin gürültüsü beni bu yazının sınırlarına dek korkutuyor. OLAMAMAK! OLAMAMAK!

 27 EYLÜL 2006

26 Aralık 2010 Pazar

YÜRÜMEK



   Duvarlarım da ısınmış olabilir. Otlarla konuşuyorum. İstiklal caddesinde elimde “Eliz Edebiyat” dergisi ve şiirlerime bakarak yürürken içimde bir mahcubiyet. Sevinmiyorum iki şiirimi dergide görünce. Dahası resmimi de beğenmedim. Dahası biyografimi istemişlerdi ve– dediği şudur küçük başğı altında - 3 cümleye sığdırmıştım kendimi, aynen almışlar resmimin yanına:” 1977’ de doğdum. 10 yıldır sınıf öğretmenliği yapıyorum. Başakşehir’de yaşıyorum ve ölüyorum.” Bu daha da kızarttı yüzümü. Ne gerek var bu artistik laflara! Dergiyi kapatıp, sanki herkes bunu okumuş da bana bakıyormuş gibi hissederek …

   Görmeye niyet ettiğim düşlerle konuşuyorum. Çeşmenin başında elimizi yıkıyoruz. Adımlarımız gecenin malı oluyor, farkındayız. Kasabanın hayalinde iki kırmızı şerit gibi parladığımızı var sayıyorum. Taraçadan bakılan hatıralar sisi. En yenik, en yıkılmış, en anlamsız, en sönük halimde bile bir sonraki harfe uzanan parmaklarım bana bir var olma telaşı ve kendime doğru kırık dökük bir tebessüm bağışlıyor. İçinden ve içimden çıkamıyorum böylece. Kitaplarımın üzerindeki toz zerreleriyim. Birinin unuttuğu bir alev olmak nasıl da yaşatıyor buz gibi.


   Sevgili okur.

   Ben aslında bu tür yazılar yazmak istemezken, ne yapsam ne etsem böyle yazılar yazıyorum. Böyle yazılar işte. Ceza gibi: bir ömür böyle yazılar yazmaya mahkûm olmuşum sanki. Ve her şey ve herkes böyle yazılar şeklinde gözümün önünden geçiyor, evet her gün, her gece. Yani inanıyorum ki son demokrat parti kongresinden başlayarak, kitaplarla, şiirlerle, yazarlarla, insanlarla ilgili yazılar da yazabilirim. Buna da eminim. Ama içimden gelmiyor. Yazdığım neyse, işte o içimden geliyor. Niye dert ediyorsun o zaman dediğinizi duyar gibiyim. Tek derdim bu olsun, öyle mi? Yazıyı bir tür sağaltım işlemi olarak görmek, kendi kendini terapiye tabi tutmak v.s. Sonra biri çok güzel deyince acayip bir mahcubiyet duyuyorum. Neyse, geçelim…


   Ben bunları konuşmuyorum ve yazdıklarım gibi de konuşmuyorum. Fark ettim ki ben hiç konuşmuyorum. Yazılarım da suskunluğum olduğuna göre...

“ LAMBALARA ÇARPIP SERSEMLEYEN BÖCEKLER GİBİ DE HİSSETTİĞİM OLUYOR KENDİMİ, ŞU ANDA, GÖZ GÖZE GELDİĞİMDE:  KUDÜS’LE.
   FİLİSTİNLİ KARDEŞİM!
   FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİM!
   SABRIN GÜDÜLEDİĞİ ŞEYİN VARACAĞI SON NOKTA DEVRİM.
  DIŞARIYA KAR YAĞIYOR: “ PAROLA NEDİR BUGÜN?”

  Nuri Pakdil
 
    Yenibosna’da hem NURİ PAKDİL’i düşünüyorum, hem de yürüyorum. Dünya bu kadar boşken o ne kadar dolu bir adam. Ve yürüyüşüm gecenin ötesine sarkıyor. Öyle ki mesela ezberimde bir kitap olsa, ilk adımımda ilk cümleden başlar, kitabı yürüyüşümün sonunda bitirirdim. NURİ PAKDİL olmak bir yana, onu düşünmek bile adamı çarpıyor.

   Gecenin dilsizliği ile NURİ PAKDİL’in sessizliği arasında bir düello var. Nihayetinde gece dayanamayıp dile geliyor onun inadı karşısında.

   Çünkü onu anlatmak bir sevgi ya da hayranlık ifadesi değildir. İnsan olmak dediğimiz ya da diyemediğimiz her ne ise o bunu çelikten damarlarla yüklü bir adam halinde dolduruyor. Eseri bir yana, hayatıyla da dolduruyor. “ Çelik Adam “ o. Samanyolu’ndan dünyaya bakan canlı bir göktaşı. Onun var oluşu hiçbir şeye benzemiyor. Enis Batur “ narin “ bir üslubu olduğunu söylemiş bir ara. Alakası yok. Alabildiğine sert ve baştan çıkarıcı bir üslubu var hem yazısının hem hayatının. Bir adam düşünün 75 yaşında, evlenmemiş ve hala otellerde kalıp yazılar yazıyor. Başka hususiyetleri bir yana kim var ki böyle yaşayan?


   Kulaklarımıza şu cümleleri akıtacağım. Ama önce bu cümleleri duyabilmek için geri çekilmemiz gerekiyor. Dünyanın yaratılmasından önceki sessizliğe ermeye niyet etmemiz gerekiyor. Bu geri çekilişin içini tercih edilmiş bir yalnızlık tohumuyla güzelleştirmek gerekiyor. Sert bir bilincin her nesneyi bir düşünce zerresi halinde ruhumuza saldırtması gerekiyor. Korkmak ve düşünmek gerekiyor sonra. Bu sözden öte, bir adama bu sözleri söyleten o sıkışş ve patlamaya hazır zihnin hücrelerini düşünemesek bile hayal etmeye çalışmak gerekiyor. 


Çünkü kimse kimseyle henüz tanışmamıştır. Tanışmayacağız da!


   Aklın ve deliliğin ötesinde bir yerde
   Bırakınız cümleyi, kelimeyi, harflere nüfus etmenin gözü pekliği.
   Savaşçı. Kendiyle ve dünyayla ve edebiyatla kıran kırana savaşan…

   Ve şunu haykırıyor ATEŞ HATTINDA HARF MÜFREZELERİNDE:

“ KONUŞ BİZİMLE!
   BİR PANKART AÇ GÖKYÜZÜNDE!
   BELALARI TARTMA YETENEĞİNİ ÇOKÇA DOLDUR GÖMLEĞİMİN CEBİNE, ARKADAŞIM GECE!”



                                                                                                 

25 Aralık 2010 Cumartesi

AKREBİN TELAŞI





   Pazartesi:
 
  Gerçekleşmesini umduğum bir düş gördüm. o yüzden erken uyandım.gerçek leş.insansızlık.ışıklar dağılmış battaniyeme.duvarın bir kısmı aydınlık.kimsesiz kahvaltılara karnım tok.türküler çalsın bakalım.

   Salı:
  
   Aynada tertemiz bir sabah. şeytan araya girene kadar avuntularımız var.o yüzden ayrılmakla senin yüzüne kavuşmak arasında küçük kum saatleri.harflerin arasında mevsimsiz yolculuklar.saat kaç?kum saati kaç?

   Çarşamba:

    Akşam olurken oda odada akşam olurken ben masadan düşen dünya, masadan dünya düşerken o “aşınmaz zamanın” senin. ayakkabılarını boyadığın siyah ve ellerinde peygamberlerin gölgeleri. kum saatın bomboş.

   Perşembe:
  
    bütün yapraklar havalanır.devletin değirmeninde sıkışmış et parçaları.sızan kanı diliyle tartıyor babamız.kırmızısı daha yoğun olmalı.ayakkabılarım acıyor.

   Cuma:
  
    ne bu telaş? dışarda bıraktığın gençliğin seni mi bekliyor.ping pong masasında bembeyaz zarlar.köşeli olduklarından hep benim tarafıma düşmüşler.dolaplar açılsa ve havaya savrulsa mürekkep lekeleri.tüm kırmızılar yüzüme düşse.ayak seslerinin dokuduğu kilimlerden mis gibi tozlar.

   Cumartesi:
  
   Uykularımın bir ucundan baş ağrılarıyla güne sarkıyorum. edebiyat bana aynısını anlatacak. cumartesilerin yalancı hürriyetinde kendime tapmalar ve uzak bakışlarımın minyatür istanbulu bir yerlerde akıp duracak.kitaplarım ölmüş.biz hepimiz söyleyin bakalım dünyada ne yapıyoruz.kum saati tamircileri öleli hayli zamandır…


   Pazar:
  
   Markette pilav suratlı aile formatları. Sitenin elverdiği küçük dinlenmelerinin parkında bir de termoslar çekirdekler varsa kurdukları dünyayı dizlerinde nasıl da sallıyorlar. en küçük burjuvalar bunlar.zaten büyümeyecekler.bulundukları yerden sersem olmuşlar.jöle kafalı oğlanlarının top oynayışına tutulmuş bazıları.büyüyünce küçük olacak onlar.bak şu yaşlı kadın bu apartmanı 3 yıldır yönetiyor.menopoz döneminin baharında nasıl şevkle veriyor makbuzları.sanki liderimiz!bunun kafasını baltayla kesmek vardı ya.kulakların çınlasın Raskolnikof!
  
   Türkiye poşet cumhuriyetinin bir ferdi olarak elmalarımla ve ekmeğimle dönüyorum eve. demek her şey senin için ekmek.sen ne içinsin söyle bakalım?doyanlar ölebilir.


   Ateş çemberindeki akrep ben değilim. ben o akrebin bir ömürlük telaşıyım. aha gene başlıyor: Pazartesi Salı Çarşamba…Tüm otobüs bu şarkıyı söylüyor.

             ellerinde poşetler
                                      
                             ellerinde çocuklar
                                              

                                      ellerinde ekmek artıkları…



                                                                              

24 Aralık 2010 Cuma

YAPILAMAMIŞLIKLAR






“Eşyamda izin ayağımda tozun var mı diye sorarsan
 Sana can çekişe çekişe değişen eşyayı haber veririm
 Ayağımın tozunu silktim eşyamı karıncaya yükledim
 Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
 Hiç korkmadım seni sükût-u hayale uğratmadım

   İkindileyin, demini almış çay gibisi yok. Seccadeye inen güneş parçaları ve bir ucu geçmişime, bir ucu istikbalime bakan hüzünle katışık mutluluk gibisi de… Sanki hayatın dışında bir hayat dolduruyor odayı ya da odamı. “Allah’ım, duamı benden ayırma” diyen sesler duyuyorum. Yasin’in muhteşem tespiti bir kez daha okutuyor kendini: “Unutamadığımız her şey, aslında her zaman yaşadığımız şeylerdir!”. Gökyüzü binyıllar önce de aynı değil miydi? Tozlu telaşlarım kendini kâğıda bırakırken, kalbim bu hüznü de can evinden vurmak istercesine çarpıyor.

Sen hatim ol ben yarım sen hatem vur ben dargın sen hatır kır
Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim
Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır
Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır bana kalan sade sabır sade sabır            

   Ben bu sessizliğin nesi oluyorum? Ne sessizliklerin ne de iyiliklerin hacmi dolup taşıyor. Bunların toplandığı bir liman da yok. Çoğu sessizlikler ziyan edilmiş vakitler halinde acıyla gülümsüyor bana. Ben Allah dediğimde, gönlümde ve gözlerimde bulduğum titreyişin gölgesinde çok eski bir çocuk gibi kalıveriyorum. Çok eski bir çocuk ve kalbi kendinden erken büyümüş.

Ben bu kırık izzeti nefisle çok uzağa gitmem biliyorum
Bende ramak kalmıştır her şeye hasmane tertiplere ölmeye ramak kalmış
Flamasında ölüm işaretleriyle bir kuru benliğim kalmış
Kesilmemiş kartalmış bir adak gibi kaldım amma katılaşmadım
Hatırla sana ve kendime hep inandım, işte ordayım

İmanını tazeledin her cürmümden kalbimden sızan acıdan
Korkarak belirsiz bırakarak dokunmayarak beni sevdin
Tanrı hakkı için sevdin ebedi dostunu bildim, buydu seni avutacak
Hem gerçek hem yalan olan, işte bak bu açık seçikti aramızda
Seni affetmedim sana teslim gönlümü esirgedim bağışladım
 
Sen sendelediğinde inancımın ilk perdesi yırtıldı
Dediler ki suya götürü susuz getiri adamı
Dediler bivefadır boşuna çınlamasın kulağın
Bense bir kez kerametine iman etmiştim divitin ve hokkanın
Gene de tuz basmadım zaafına seni hasletimden azadladım

Ateşi keselim kesilebilir değilse de, namı var ateşkesin
Bu ateşin narına yanacak sözlükler ve kuralları simyanın
Birkaç sayfa kurtaralım kekeme kalsak bile isimsiz mektuplar için
Şartsız ve müdanasız bir mütareke imzaladım amma
Kerem ettim sana seni hiç aklımdan çıkarmadım

Şimdi burada her şey pırıl pırıl aydınlık ve her saat gündüz
Duvarlarda masalarda kulelerde duranlar bile on ikiye vurmuş
Dünyanın her yerinde kalbimin rehberliğinde bir çocuk doğmuş
Her çocuğa adın konmuş akrep durmuş saat on ikide işlememiş saniye
Bu aşkın aşkı kaldı bende onursa hiçtir terazi kefesinde.”

        BENİ SADE SEN SEVDİN, Hayriye ÜNAL

    Yakışıklı bir intihardan hayata düşmüşlükler. Bilmem ki ben bu şiirin nesi oluyorum? Ben yazmalıydım bu şiiri. Ama sanki Hayriye Ünal ben olmuş yazarken farkında olmadan. Ve bu şiirde fırtına sonrası sessizlik var. Ayrılıkların içi dolsun diye yapılamayanlar, söylenemeyenler…
    Aşktan geriye kalana da aşk denir. Hatta aşk, aşktan geriye kalan neyse odur.
    Gökyüzünden kâğıda düşen bir ünlem sanki
    Cuma öğleden sonraları!

22 Aralık 2010 Çarşamba

BEŞ ŞİİR




Göğe doğru parmağım hayalet yapar gibi
Ellerimi en çok o vakit anlıyorum
Lavanta kokuları perdelerle bir olup
İşte bu ahval üzre yaşadım sanıyorum

Kış gribi nev zuhur a la charte yemekler
Efendimin postunda modernlik taslıyorum
Kayıtsız kaldığımdan mesela politiğe
Secdeye kapaklanıp siyaset okuyorum

Akşam karanlığında medrese çırılçıplak
İstanbul üzerine çok soğuk titriyorum
Avlusu gıcır gıcır edilmiş Osmanlının
Taşlar kadar görkemli dualar ediyorum

Anahtarı kilitte iki kez dönen kapı
Buz gibi soluğumla hafifçe itiyorum
Giriyorum evimde made in heaven şarkılar
Beyaz tenli sesinden ve fena oluyorum

Penceresi denize gülümseyen mahviyet
Kamuya açık yara ne biçim kanıyorum
Alengirli bir laf çak sessizlik faydalansın
Eskiyi isyan ettim şiddetli susuyorum

Efendimin dizleri yollar gibi incinmiş
Merhaba Türk şiiri! Seni de seviyorum
Sensin sanki dilimde biriktikçe aşk olan
Durup dururken bazı şekiller çiziyorum

Beni görsen Sen derdin, kırk kalemle kırk verem
Geceye bir elif miktarı uzuyorum
En son nerde kalmıştım nerde normal çiçekler
Çıldırmaya müsait yerlerde iniyorum


Gözümü esir alan trenler coğrafyası
Gitmek gibi temmuza güneşe bakıyorum
Uzun metraj düşlerin kısa metraj günleri
Efendim görsün diye hayaller kuruyorum

Tek kişilik sinerji oda orkestrası tamam
O da olsaydı keşke bu odada diyorum
Ağzımı açar açmaz sonsuz kanaviçeler
Ahşap sokaklar gibi yağmuru bekliyorum

Kılavuzum karınca sabır taşıyor bana
Kurda kuşa gömleğimden alfabe dikiyorum
Annesi yağmur olan ağaç ki o benim
Duası fazla kaçmış yağmurdan korkuyorum

Bir yudum çay karanfil bir yerde gölgesi gül
Birazı levh-i mahfuz yazılar buluyorum
Sanki cennet akacak kestiğimde sözünü
Sanki ben evet duman ne güzel yanıyorum


Dergah 293, temmuz 2014


19 Aralık 2010 Pazar

GOGOL VE BİZ





  İnsanın Gogol’den söz etmesi için önce kendi umutsuzluğuna güvenmesi gerekir. Umutsuzluğundan ve yalnızlığından haz alması gerekir ki bu yılgınlık onu tökezletmesin. Çünkü Gogol makyajsız, maskesiz ve süssüz insanlıktır. Bunun farkına vardıktan sonra içimizde yer eden Gogol’ün sonsuz sesi tüm niyetleri ve eylemleri anında hesaba çeker, bozar, karartır ve bağlamının sadeliğinden ve zahiri güzelliğinden kopartıp atar. Ve derinlere nüfuz eden iç bakışlar, insanı bırakın yazmaya, yaşamaya bile üşendirir.

   Küçük ve sıradan telaşlarını herkesten gizlediğini sananlar Gogol’ün müstehzi bakışına yakalanırlar hala. Ceplerindeki bozuk paraları saydıktan sonra cömertlik gösterisine soyunanlar, oldukça sıradan konuları oradan buradan derledikleri fiyakalı kelimelerle satmaya, pazarlamaya çalışanlar, hayatları herkes gibi sıradanken bunu gülünesi pozlarla sunanlar, ahlaki sınavlardan çaktıkları halde âleme kılavuzluk yapmaya soyunanlar, ikiyüzlü ruhlarının hep göstermek istedikleri tarafını cilalayanlar, “kelimelere muhtaç zavallılar”, küçük hayatların sözüm ona büyük siyasetini güdenler, memur zihniyetinde çürüyüp duranlar, kurnazlıklarının aptallıklara varıp dayandığı sınırda olduklarını anlayamayanlar, nezaketin üstü örtük kişisel faşizmini mermer tebessümlerle üzerimize boca edenler, hiçbir zaman hakiki ve büyük bir öfkeye kapılacak kadar geniş yürekleri olmadıkları halde, minik öfkelerini kişilik dayatmalarının olmazsa olmazı sayanlar, “benim prensiplerim vardır” diyen bütün ahali, hiçbir zaman yanılmadığını zanneden avanaklar, hiçbir şeye hayret edemeyen alçıdan yapılma kalpler, kendilerine yalanlar söyleyip buna inananlar, - ama söyledikleri yalanın farkında olup, bunu söylemek zorunda olduğunu bilenler müstesna-, ve uzar gider bu liste.

   Hayatı anti-kahramanlar üzerinden anlatır ve karakterlerinin çoğu “iyi” insanlar değildir. “Eski Zaman Beyleri”ndeki yaşlı çift, “Neva Caddesi” adlı hikâyesindeki melankolik âşık ve “Palto”daki Akaki Akakiyeviç’i saymazsak tabi. Palto’da yaptığı da şudur: öncelikle kaleminin gücünü sergilediği görkemli bir gösteridir. Sonra, Kafka’nın falan yıllar sonra yaptığı hayata yaban bakışlarla bakmanın, küçük insanı büyük bir üslupla anlatmanın ve bunu yaparken okunandan alınan edebi hazzın ötesinde böyle bir hikâye anlatmaya karar vermenin kendisidir ondaki büyüklük. Mesela “Burun” diye fantastik bir hikâye yazmaya neden karar verir bir yazar? Bunlar, onun dünyadan çıkış yolları gibi görünmüştür bana.

   Baş eseri “Ölü Canlar” da sık sık araya girerek okuyucuyla sohbet etmeye koyulur. Bu araya girişler kahramanlarını ve olayları alaya almak şeklindedir. Bunlar çok güzeldir, çok sıcaktır. Oysa “Neva Caddesi”nde tüm samimiyetiyle yakınmasını duyarız biz: “ Gerçekten de bizleri ahlak düşüklüğünün bozduğu güzellik karşısında duyduğumuz acı kadar hiçbir acı etkileyemez. Ahlaksızlık kendi başına çirkindir ama bir de el değmemişliği, temizliği ile bizim düşlerimize giren güzelliğe, o narin güzelliğe bulaşırsa!” 

   Diğer büyük Rus edebiyatçılarının eserlerindeki, inanç, var oluş, aşk ve Rus milletinin batılılaşma karşısındaki meseleleri, onun eserlerinde yoktur. Hatta yazarımız sanki bunlara tepeden ve gülümseyerek bakmaktadır. Kahramanlarını bu konuların içinde boğmaz. Kötülerle de kıyasıya hesaplaşmaz, onları yargılamaz. Hayatın içindeki sıradanlıkları resmederek okuru büyük bir eşiğe getirir. Büyük bir karanlığa. Karanlıkta atılan aslında acı kahkahalara. Okura sunduğu bir çıkış yolu da yoktur ve okurla da dalga geçer. O, çıkış yolundan ya da insanlığın kurtuluşundan bahseden yazarlardan da ayrılır. Belki de bu türden misyonlar yüklenen yazarlara da aynı istihza ile bakar. İnsan onu okuduktan sonra hayata eskisi gibi bakamaz. Büyük(!) yazarların, büyük(!) cümleleri, tüm o kasıntılıklar kaybolur gider. Çünkü içten içe şunu biliriz ki onların hepsi çok güzel servis edilmiş yanlış anlamalardan başka bir şey değildir. Ama bu anlayıştaki ölümcül dengeyi sağlayan hayatın ta kendisidir. Gogol bunu işaret eder yazdıklarının okurda bıraktığı imgeyle.

   Gogol, belki Allah’a, kendine, Rusya’ya veya insana inanmak istedi. Belki tüm bunlara herkesten daha çok inandı. Belki de hiçbir şeye inanmadı, inanamadı. İnancında da inançsızlığında da, sevincinde de acısında da yalnız olmanın dayanılmaz ızdırabı içinde yaşadı, son yıllarını manastırda ve sözde din adamlarının yanında geçirerek ve neredeyse delirerek 43 yaşında öldü.

   Ve hepimiz aslında Gogol’ün anlattığı hayatı, tıpkı onun anlattığı gibi yaşarken, neden bu gerçeği kendimizden bile saklamak zorundayızdır? Bu gerçeğin, bu karanlığın karanlık cümleleri her an üstümüze başımıza yağarken neden yalan yanlış örtüler çekeriz üzerimize? Neden pek çok şeye sığınmak, pek çok avuntuyla avunmak zorundayızdır? Çünkü bunları yapmazsak ölürüz.

  Gogol bir türlü avunamayanlardandı. Bu yüzden ölmek zorunda kaldı.

  Eminim ki bu yazıyı ona okusam “ Beni çok ciddiye almışsın.” derdi.

  
Yedi İklim – Kasım 2010

16 Aralık 2010 Perşembe

BEN VE ALLAH



   Kime göre değişir anlatma biçimi? Geceleri edebiyat yüzünden uyuyamamak, her saniye dünyaya veda eder gibi gülümsemek, köhne bir tarihten alıntılarla uzanmak çok yağmur yutmuş güzel yeşillere, -harfler yalnızlıklarla doludur- diyen o ses kimin sesi demek, ekmeği yalandan açlığı sağlam bir zamandan çıkan cızırtıları siyah da olsa beyaz da olsa yenilginin süsü niyetine okumak, sadece yaz yürüyüşü için karşıma aldığım gözle görülmez sislerden yapılma bir şehrin kâğıda yavaşça sokulmasına izin vermek, etrafta koşturan elleri seccadeli adamlar şimdi baktığımda şiirin akıl çürütenine yerleşirken, teninin haritası cehennemde çizilmiş bir kadından sahte cennetler üreten taşralı ellerim bu kez sıcağın tırnak büyüten diklenişine korkak,    

sırtımda şeytanın gizli adını taşır gibi bela kapısına yakarışlarım korkak, 

malta taşlarının birbirine ahir zaman fısıltıları yaydığı karanlık bir sokakta alnından kanı kurumuş bir sarhoşun sorduğu adresi kekeleyen dillerim korkak,

göğüs kafesimde kem gözlü saatlerin ördüğü bukağılarla sesim köpeklenirken korkak,

buğulu sabahınız şimdi oldukça uzaktan bir istasyonun günlüğünü paramparça ederken yollarım korkak,

tıpkı bir koridoru uzatır gibi ayak seslerim minibüsün basamağına adım atarken korkak!

hafızamın denizlerinde balıklarım ölü, toprağı fazla kaçmış bir ovaya gökyüzünden düşen gözlerim korkak!

 ve ben kendimi haklı çıkarmak için dönüp durup sandığın kefen kumaşlarından sonraki kokularına daldırdıkça elimi, bilincimi, hayatımı daha da katı bulduğum ve yerleşirken kendimi ikiye ayırıp bir temmuza,
felç geçiren çocukluk anılarına,

kırılmış bardaklardan parmaklarıma ayırdığım yaraya,

artık daha çok sigara içip kendimizi provasız sevmeyi öğreneceğiz deyip tutuşan şehvet seanslarına,

ilerisini kurgulayamadığımız yap-bozun geçmişteki sevap pusulalarına, bütün sevişmelere acemi giden cümlelere…

   Yalnızca darası alınmış bir yürüyüş için belki dinlensin diye adımlarımızda yorgun bir kış mevsimi…

    Dikkat kesilince akıyor manzaranın kiri…
 
  Yukarılarda benim ruhum kadar eski bir dağ, çoktan kaybedilmiş savaşların aziz hatırası ve merdivenlerde anlamı yılları aşmış cümlelerin rüzgâra kapılan çöp yığınları gibi karartması yolumu…

  Şimdi bir şehir yaratsam kaygılardan azad ederim onu.

  Satranç taşlarından bir şehir…

   Yürüdük her adımımıza dolanan ayna kesikleriyle… O zamanlar yaşıyordum. Her yerde delirtici hızlı çekimi eşyaların… Yüzler geçiyordu önümden karakalemle durmadan silinen.

   Anlatan da anlatılan da değişir durmadan. Noktayı koyduktan sonra bile söylenmeyen çok şey kalmıştır. Ben hala çok eskiden kurduğum bir cümlenin içinden çıkamadım.

   Gökyüzü tıpkı Allahın yarattığı gibiydi, bekleyiş ve merhamet yüklü… Karanlıkta parlayan bir kâğıtta yazılı kaderimi sökmeye başlamıştım. Karanlıkta okuyordum.

   Hayatın sıradanlığına daha fazla direnemedik. Düz cümleler eliyle zehirlenip apartmanın içimizi serinleten adını okuduk içimizden, ikimizden…    
 
  Çay bardakları, balkonlar ve dilimde çöreklenen yüksek sesli şiirler için zamanı ileri geri sarmaktan tükenen dikkatim…

   Ayağıma değen dudağından, mobilyalardan, çok eski bir güneşten, sevince benzeyen telaştan ve hayvanlarımdan damarlarıma yığılan temiz kan…

  Merdivenlerden sonra çocukluğumuzun gökyüzü!

  En çirkini pastaneler, ayrılıklar en güzeli

  Yalnızlık da rahman ve rahimdir
  Tıpkı Allah gibi…


   Sonra dedim ki, ikindide bağrımda bir şiir sesi yemyeşil yürüyorsam, kıyametimin sancağı daha da kızıllaşır.
  
   Tek bunu anla
  
   Ya  rabbi!

  İyi bir şair olamadım
  
  Bağışla!