28 Kasım 2010 Pazar

DEVA SANDIĞI




düşmüş… bulutların savurduğundan
hamur teknesinde güvercin tüyü
sen misin sustukça bin hatır kıran
sustukça solduran bin testi suyu


raylara fiyaka bahşeden yağmur
ıslak trenlerden derlenen susmak
sen misin omzumda eşelenen kuş
canımdan canına kurduğum sunak


ne matem ne duman ne ağıt ne is
ağacından taşan kavsız reçine
kalemkıran çerağ yel büken yeis
haykırsa çırçıplak senin yerine


şiirden yaralar-- küflü ekmeğim
kap kacak paslanmış raflarım kirli
sızladıkça sızladı bugün sağ elim
türkü bir tütün pir kalp ki dip diri


güpegündüz dağlar yığınla sırtlan
harcıalem elem ucuza tırnak
yemeden ölmeyi bilen ağlayan
sonsuzdur zemherir nerden başlasak


kim bilecek bir hasretlik yüzünü
ziyanı kabulse hepsi hikaye
bu gecikmiş kandil bu tığsız kumaş
bu kireçli çeşme derin bahane


Edebiyat Ortamı – Kasım-Aralık 2010


Şiir Defteri 2011

23 Kasım 2010 Salı

rüzgar




Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!
Gelin duvağından kopan bir rüzgâr
Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım
Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar

O ceviz dalları o asma o dut
Gül gül mektup mektup büyüyen umut
Yangından yangına arda kalmış tut
Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar

Sezai Karakoç

   

22 Kasım 2010 Pazartesi

ses ve öfke ve ölürken





“İYİ BİR YAZARIN ALTEDEBİLECEĞİ TEK ŞEY ÖLÜMDÜR.” WİLLİAM FAULKNER.

                         


PİYANO İÇİN DERSLER




Yan yana dizilmiş harflere öfkeyle bakıyorum. örümcek ağlarına bakışım sonra. bütün örümcek isimlerini ezberleme isteği duyuyorum.ara sıra evin kapısı açılıyor ve kapanıyor.sanki gövdesiz varlıklarla doluyor odam.kimsenin girdiğini görmesem de kapının açılıp kapanması rüzgardan değil sadece.harfler simsiyah notalar gibi dizilmişler.ben dokundukça ses verecekler.kanıma karışmış hepsi.bazen gürültüyle bazen kış gibi sessiz akıyorlar.birazdan bu kağıda kaderimi yazacağım.kaderimi belalardan uzak tutmak için yazmakta acele etmiyorum.ne yazarsam o olacak çünkü.ve ben günden güne tuşlardan yükselen seslerin şeklini alıyorum.kar tutmuş bir cam gibiyim:kırgın ve siyah.ilk sesle sonuncusu arasında uzaklık yok.ne hayatı ne ölümü anlatıyorum.öfkeyle baktığım harfler ve kendime ettiğim küfürlerin arasından bela makamına dilekçeler yazıyorum. benim ölümüm harflerden yapılıyor her gece. İnsanlara değil de, insanların isimlerine bakıyorum.bunların bendeki bazı parçalara karşılık geldiklerini anlayabiliyorum.ben rüzgarda sallanan ağaçlar gördüğümde evvela “rüzgarda sallanan ağaçlar” cümlesini görüyorum.

Aklıma Sevim Burak geliyor. Yanık Saraylar’daki bütün hikayeler ters bir varoluşun yer altı sularıyla dolu.o karanlıklarda Sevim Burak ve ben birbirimizi anlıyoruz.kendisiyle durmaksızın dans eden kim var ikimizden başka. Sevim Burak öleli 21 yıl olmuş. ve ben ona ilanı aşk ediyorum.karanlığın dibinde onun karanlığıyla karşılaşınca acılarım hafifliyor.beraber Kafka’nın mezarına çiçekler koyuyoruz.

“SİZ, Baron Bahar, Hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz: HER ŞEYİNİZ VAR
OTOMOBİLİNİZ YATINIZ 7 CÜCELİ EVİNİZ BONOLARINIZ ÇOCUKLARINIZ
BENSE, ÖLÜMDEN KORKMAYACAK KADAR YALNIZIM.”

Van’da iken Sevim Burak’la tanışmıştım.hatta onun bir fotoğrafını duvarıma asmıştım.fotoğrafta yırtıcı bakışları ve manalı yüzüyle Sevim Burak elleri alnına dayamış bize bakıyordu.ama fotoğrafın üstünde “Sevim ve babası” yazıyordu.fotoğrafta başka biri olmadığı halde bu yazı Kemal’le beni korkutmuştu ve sabaha kadar bunun üzerine konuşmuştuk.hatta ben Sevim Burak’la ilgili bir kitap hazırlayan nilüfer güngörmüşü defalarca aramıştım; hem sevim Burak hem de o fotoğrafla ilgili.ulaşamamıştım.sonra star 2000de Sevim Burak dosyasının olduğu Picus dergisinin sadece Sevim Burak’la ilgili sayfalarını Kemal’le yırtıp çalmıştık.Büyük Kuş öyküsü şu cümle kırıklarıyla başlar:

”SENİ GÖRÜYORUM SENSİN DURUŞUNDAN DA BELLİ BULUT İÇİNDESİN HAFİF BİR ALEVE BÜRÜNMÜŞSÜN”

Siz zannediyor musunuz ki onun yalnızlığı size dokunmayacak? size farklı cümlelerle dokunacak o yalnızlık.siz yalnızlığın ve hayatın bomboş oluşunun dehşeti karşısında onun edebiyatını dilsiz kalışlarınızda hatırlayacaksınız.tabiri sessizlik olan düşler gibi.insanların ruhlardan değil de kemiklerden yapıldığını bilmenin negatif edebiyatı kapınızı çaldığında, şehirleriniz karanlık bir yağmurun altında sizi korkuttuğunda…

“Açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. dünyalarını kaybetmişler için, kendim için yazacağım-erken bunamışlara-hayalperestlere-çok acıklılara-bu dünyadan gitmek için hazırlık yapanlara yazacağım. yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım.aşktan aklını oynatanlara-şizofrenlere-aşırı romantiklere-ve aşırı sadistlere.”SEVİM BURAK

“Aslında kendi kendimi büyülediğimi sanmaktayım.”SEVİM BURAK


1-SİYAH CHEVROLETNİN DAYANILMAZ YALNIZLIĞI.
2-SANATORYUM
3-ÖLDÜKTEN SONRA YAYIMLANAN BİR KİTABIN ADI GİBİ
4-EĞRİ BAKMAK
5-SÖZCÜKLERDEN SONRA
6-İKİMİZE
7-BİRAZ DAHA YAVAŞ
8-SONSUZLUK + 1
9-AĞAÇLAR
10-MERDİVENLER
11-BRONZ BİR KÜTLE
12-“OYSA BEN KENDİMLE YALNIZIM”
13-PEYNİRLER İÇİN BİR KAÇ HATIRLATMA
14-HİÇ OLMAYAN SEVGİLİ

BAHAR 2004.

21 Kasım 2010 Pazar

YALNIZLIK ŞARAPLARI



   Kış defterleri için kırmızı cümleler birikti kalbimde. soğuk bir akşam ezberimde. ben o yeteneksiz sevgilerin adamıyım. yoktan yere yarattığım kül renkli hatıralar yığınıyım ve sarhoş bile olmayan. bakkal tavsiyesi bir şarap ve damağımda yaktığım ağıtların tadı. üstüm başım dalgınlık. ayık olmaktan usanmış ama sarhoş da olamamış. arada kalmış.başka bir hayata bakmaktan kör olmuş.hatıralarını kendine başka şekillerde anlatmaktan usanmış.zoraki şair,zoraki yalnızlık,zorlama arkadaşlık,ruhunu pazara çıkarmak için bekleyen.ebedi teşhirci.sakat bilinç.hastalıklarından çiçekler devşiren iyimser. zehrine şekerler atmaktan kireçlenmiş kemikli bir ruh. pas tutmuş dil. daha da küçülüp bir bakışta yok olma isteği. kendine bakan ayna.

   Kendini sırtında bir kambur gibi taşımanın yorgunluğu.sefaköy soğuğunda yakışıklı yürüyüşler.Süleyman Unutmaz diye biri YOK.onu kullanan her neyse o var.soğuk bir caddede kaybolan kızlar yok.ölülerle dolu bir dünyada kelimelerin ruhundan başka bir ses de yok.var olmaya çalışan şarapların kızıllığında eriyen bir dünya da yok.uykulu gözler ve buharlaşan gövdenin yankısı var.eşyalar ve saatler ruhuma kurulmuş tuzaklar gibi sokulurken üzerime saldıran sabah da yok.eşyalar yok ve saatler yok.gövdeler yok.bir çift göz var.kendine görüntüler uyduran minyatür bir tanrı gibi oyunlara teşne.hayal kurar gibi yaşamak hevesinin mahvettiği kalp yetersizlikleri.ve çocuklar yokluğuma tutunurken yaptığımız düş soğuğu uçuşlar.camların ötesinde çok sevdiğim gri gökler sadece benim gördüğüm bir düş.tabiri olmayan düşler çarşısında ayaklarımın bin yıllık sesi.ve çocukların hatıralarına zorla sokulurken büyük bir adam pozlarında, güldüklerinde kıskıvrak çocukluğuma yakalanmanın heyecanı.
    
     BİZ aşkı gökyüzüne dualarla yolladık. güzel isimler yağdı avuçlarımıza.o isimlerden eller, bakışlar, uzadıkça boğulmaya gönüllü gittiğimiz ırmaklar yaptık.biz aşkı bir bakışa hapsettiğimizde kanatlanması için gözyaşları büyüttük.biz aşkı yüzümüzün nuru saydık da her ayrılık yüzümüzde bir gölge bıraktı.titreyen dilimiz sevgilinin yasından tutulsun istedik.şarapsız sarhoşluklardan sonraki sonsuz gecelerde bu kırmızı içkiye gönül indirdiğimizden mahcup olduk.bizim gecelerimizin hiçbir yerde kaydı tutulmadı.ruhlarımızın kanatları tutuştu da eski sokaklarda, yeryüzündeki kanatsız sürgünlüğümüz ağrımıza gitti.cennetten kovulan peygamberler gibi kaldık kullar arasında ve acılarımızı hissettirsin diye Allah’a yakardık.biz mutlu olmak istemedik.derinlik sarhoşluğuna kapılan balıklar gibi sonu kayboluşlarda biten yolculukların düşünü kurduk.ölüme bakan hüzünlü gözler ilk bize çarptı.telaşımızı buna yorduk.düşümüzde seyrettiğimiz sonsuzluktan sonra sabahlara hiç inanmadık.

   Biz güzeldik. kelimelerin gördüğü düşler gibi savrulan eteklerin ardından yüzümüzü yakan rüzgarlarla kalakaldık. bizim gözyaşlarımız toprağa düşmedi. hikayemiz yazılmadı. ama her gece bize böyle anlatıldı bu yalnızlık. yalnızlığımızı varlığımızın ispatı bildik.öyle sarıldık ona,öyle yakalandık,kaçamadık. kalbi kırılanların güneşi henüz doğmadı.masalımızı gözlerimize sığdırdık ve kimseler görüp okumasın diye bakışlarımızı da kendimize sakladık.hayatın çarpıttığı insanlar arsında bizim ışığımız yalnız kendi gözlerimizi kör etti.her insanda o muhteşem varlığımızı seyre daldık.kendimize sunulan en değerli armağanlardık.

   Bizim Allah’ımız bize hep aramayı ve bulmamayı öğretti. ondan öğrendik kaybolmayı. kayboluşumuzdan topladığımız yolculuklarla doluyuz. birbirine aşık iki hüzün gibiyiz onunla. hiç ayrılmadık.hiç kırılmadık birbirimize. biz, hiçbir kavuşmanın dindiremeyeceği öyle bir hasretle doluyuz ki o hasrete aşık olduğumuzu anladık. ömrümüzü böyle uzattık, böyle taçlandırdık. kalbimize döktüğümüz şaraplar sevgilinin yokluğuydu. öyle ki tepeden tırnağa aşkla dolu bir yürek kesildik.

   Biz bu çölde adı aşk olan seraplar görmeye dünden razıyız. hiç ayılmamaya, bulmamaya iman etmişiz.Allah her gece bize fısıldıyor kimsenin duymadığını, bilmediğini.ve her gece bin ömre yetecek nefeslerle dolup taşıyoruz.ibrahim’in kurban etmeye götürdüğü biziz.ama bıçak boynumuza yaklaştığında göklerden gelen ses bizi her gece yeniden var kılıyor.biz zaten hiç ölmeyeceğiz.çünkü:

   Biz
         ALLAHIN
                                YERYÜZÜNDEKİ
                                                            HATIRALARIYIZ.
                                                                               

29.11.2008

12 Kasım 2010 Cuma

RUHUN İŞLERİ






Kendimi bir engel olarak koyuyorum önüme
Göz kapaklarım yırtılsa da bana bakmaktan
Üstüme kalmış bir deliliği anlatıyorum onlara
Sevgilim diyorum hiç bıkmadan
Aşk, asrımızın vebası
Örtmüyor kırmızı eteğin bunu

Sonra başka şeyler giriyor araya
Ahiret, cennet, cehennem.
Dallarda köpük köpükken beyaz çiçekler
Akşam olurken ikindiden öteye
Saltanat dağıtırken o kurumuş gökyüzü
Şair kesiliyorum bileklerim akınca

Sevgilim diyorum ona:
Hayal kahramanım olamaz mısın?



 Nisan - 2009                     
 Eliz Edebiyat – Ocak 2010                     

9 Kasım 2010 Salı

KIRIK SAAT


KIRIK SAAT


Hüznün yanık tebessümü
Gelip gelip yokluyor kalbimi
Sanki tütün türküsü, sanki Spil Dağı’nda akşam
“Rüzgârı gördüm” diyen bir sese dönüşüyor

İkimiz varız sade
Birbirini üşüten iki uzak kış

                                                                          


 23 Kasım 2008
 Yedi İklim -  Nisan 2010

KEMİK





  Canlı şeyleri anlat: Rüzgâra rağmen eteği. Bakışların en erkek halini. Hafızana saklı ıhlamur kokularını. Ihlamur çiçeklerini dalından koparıp tekneye yığan erkekleri. Tepedeki ahşap yaz evinin küçük odalarını. Odalarda, o odaları güzel yapan çocuk seslerini. Salim hoca kendi yapmış bu evi, mimarsız. 7 cücelerin evi sanki. Öyle güzel. Yaban çileği reçeli. O güzelim kokusu reçelin. Canlı şeyleri anlat: Kovanda uyuyan arıları. Arabanın camından başını uzatıp bağırdıkça boğazına kaçan rüzgârı. “İnekler ne yiyorsa onu yemek lazım” dedi Salim hoca. DİNLENME TESİSLERİNİN çok tanıdık kokularını. Gecenin yolculuktaki anlamını. Dağda resmini çektiğin çiti. Manzara çok güzel, ama bir şey eksik. O otlar da yabancı geliyor bu yüzden. Serin patikalara uzanan bakışlarım hedefi ıskalayıp bana dönüyor. Çünkü tüm güzelliğine rağmen bu hatırasız coğrafyada bir eksiklik var. Çünkü bu manzaraya gözlerimiz çocukken değmeliydi. Ne yapsak olmayacak artık.

   Kulağının biri bizde. İşte bunu yaz. Rüzgâr yetmiyor eteği havalandırmaya. Pis bir yalnızlık dumanı bakışlarımdan havalanıyor. Uykusu geliyor gözlerimin. İkindi oldu muydu bir telaş yap-boz larımdan. “ Müthiş bir şiir damarı var” mış bende. Mürsel Sönmez böyle dedi. En sıkıcı anlarda bu cümleye bakıyorum. O damar kurumasın diye bakıyorum o cümleye. “İÇİNDE BİR SESSİZLİK VAR”. Dostoyevski’nin cep romanı gibiyim haziranın ortasında. Etek havalanacak ve daha canlı bir an bağışlayacak bize ya, olmuyor. Müzik yükseliyor.

   Behçet Necatigil’ deki şairin ermişlik burcuna yol alırken güzel sözlü yalnızlığım, hocanın aşmış şiirleri bana kılavuz oluyor. Haşim ve Yahya Kemal’den sonra Türkçeyi sonsuzluğa taşıyan en sağlam damarlardan biri  o sanırsam. Onun şiiri geriye çekilişin gerilla taktiğiyle hayatı can evinden vuruyor. Kısık sesle, fısıltıyla yazıyor. Ama tüm gürültüsü dindiğinde dünyanın, yalnızlıktan nasıl da yükseliyor eskimemecesine. Tertemiz. Taptaze. En aydınlık, en berrak, en köklü, en insan şiirler. Ve ne kadar yalnızlar… Onun “KEMİK” şiirindeki Kafka’yı görebilecek misiniz?

                                         

Ve siner tavanlara bir iç yağı kokusu
Sessizce söndürülen mumlardan
Ve insanlar gömerler sağa sola bakınıp
Çok acele bir şeyi görmeden kimsecikler
Ve sonra koşarlar upuzun bulvarlardan

Ve eksilir bir koyun geceye davarlardan
Ve insanlar geçerler sağa sola bakınıp
Çok acele bir şeyi ölmeden bir kez daha
Sonra yalnızlıklarda otururlar yalarlar
Çok eski bir kemiği çıkarıp duvarlardan

                                           Behçet NECATİGİL
 

   “ EY GEÇİLEN YOLLARI YOKSAYANLAR” diyor hoca, hala. Temiz bir havluyu çıkarınca sandıktan bir yanım hafifliyor. Avluda, o eski güneşin yangınıyla erirken duvarlarım…


Dergah - Eylül 2009

OLDENBURG TERSANESİ




Metal kırıklarıyla

Var mıdır bayrak yerine kan çekilen yokşehir
Var mıdır panayırlarda yangın çıkaranlar
Masallardan kovulmayan hala prensesler
Orada
Süvari alayı bir şiire
Bir aşka saldırır laternalarla
Orada yürek çarpıntısı kaleleri tutan ordular hece ölçüsüyle adımlar
Bir yanılgıya yıkarlar ters aynaları
Ben orada başlarım bir masaldan bir şehre
İskambil kâğıtlarından horozlar çıkarırım
Vakitsiz ve düğünsüz kiraz bahçelerinden
Dumanlar bulurum gözlerimde
Boynum tutulur rüya görmekten kuklalardan

Bilmiyorum var mıdır Oldenburg Tersanesi
Gemiler çürür mü limanlarda
Geniş kanatlarıyla o büyük kartal
İnerken bir yılanla kâğıtlarıma
Uykusuzların gecesini kime saklar tanrımız
Tanrımız: Cennetimiz     
                 Cehennemimiz

                         
                                                                    
 Mart 2003
 Eliz Edebiyat - Ekim 2009