30 Kasım 2010 Salı

SİYAH




   İstanbul’un Kadıköy olanına gidiyoruz Âdem’le. Hedef: Mürsel Sönmez. Siyahı anlayanlar olarak, siyahtan anlayan bir adama gidiyoruz. Ne deniz umurumda, ne vapur. Ama Âdem, “Vapura binmeyen İstanbul’da yaşamıyor demektir” deyip ekliyor: “ Keşke işime vapurla gidip gelenlerden olsaydım.” Buna evet.

   Ben az evvel uykuya gidecektim. Bu yazı içimde konuşunca kalktım, çayın suyunu koydum, masaya geçtim. Bu yazı işi “dışı sizi içi beni yakar” bir iştir. Bunu neden yazdığımı bilmediğim gibi, neden yolladığımı da biliyor değilim. Eskiden ne tumturaklı cevaplarım olurdu neden yazdığıma dair. Şimdilerde o cevapların, ben yazıyla, yazı da benle yer değiştirdikçe dalgın bir sessizliğe dönmesini de seviyorum aslında. Bu konudaki cehaletim “hikmet”i bulup bulup kaybettikçe, bu terbiyenin de yolculuğun duraklarından biri olduğunu idrak ettikçe çoğalıyor, çoğalır gibi oluyor, azalıyor ve azalır gibi oluyor.  Salınger, 45 yıl var ki yazdıklarını saklıyor herkesten. Geçen yıla kadar ben de öyle yapardım. Şu an tuhaf görünüyor ama ne yazdığım bir şiiri ne de yazıyı kimseye yollamadım, dergiler de dâhil. 9 yılım böyle geçmiş. Ve o zamanlar kendimi daha çok severdim. Yazardım, kendime okurdum ve yatardım. Nasıl bir mutmain olma haliymiş şimdi unuttum. Ben yazdığım zaman, tüm dünya sessizce yerli yerine otururdu, ben anlardım bunu içimdeki sükûnetten. Kalemle ve silmemem kastının verdiği süzülmüş bir itinayla yazardım. Şimdi elbette yazıp yollamanın doğru olduğuna dair fikirler havada uçuşacaktır. Doğrudur. Kastettiğim diğerinin gözüme daha saf görünmesi. Hala 1000e yakın sayfam, kimsenin bilmediği. Sanırım onlar öyle kalacak bende. Bu yazıp yayımlatma işi ilan-ı aşka da benzer. Ok yaydan çıkmış olur ve artık yanıt beklersin ister istemez. Nasıl bir yanıt o da belli değil ya. Kafka, Gogol, Pessoa ilk aklıma gelenler yazdıklarını saklayanlardan hatta yakanlardan. Onların bu tepkisi Allah’a dargınlık kendilerince sanki. Yaz, yolla ve sus.

   Kadıköy sokakları, yolları. Ne çok insan, ne çok çocuk, ne çok ev, konut, site, dükkân, araç… Usanıyorum, bıkıyorum, yoruluyorum, terliyorum, öfkeleniyorum, ölmek istiyorum bir yandan. Bu kadar insan olmasa mıydı hem buralarda, hem de dünyada? Birbirini tanıyan, seven ve anlayan bir avuç insan dolduramaz mıydı dünyayı? Koşup duran çocuklar, yabancısı olduğum milyonlarca hayat beni rahatsız ediyor. Anti-hümanist taraflarımı kendime saklayıp bunlardan söz etmiyorum Âdem’e. Neden Orhan Kemal ve Yaşar Kemal de okunmalı yollu konuşmalarla azalıyor yolculuk. Şu mavi elbiseli çocuk annesine koşarken ve annesine onu sevgiyle izlerken, tepelerde uzak pencereler ve bıktıran balkonlar, balkonda çamaşırlar, “o odaların ve insanların da derdi ve sevinci var ve çok var insanlardan” derken yine o huysuz sesim -bir tür Babil Kulesi faşizmi belki, hayatlar, uyanmamak üzere kendini sayfalara gömen biri için ne kadar gerçek.

   Mürsel Beyin dükkânına varınca onu birden kapıda görüyoruz gülümseyen elleri ve sıcak çehresiyle. Kısa boylu, ben daha uzun sanırdım. Beyaz eşyalarla dolu bir yer, ama küçük bir oda var yazıhane ya da sohbethane olarak. İçerde adlarına aşina olduğum iki kişi daha var. Girer girmez Mürsel Bey anlatmaya başladı ve kalkmak üzere olduğumuz sırada bitti anlattıkları. Aslında bitmedi. Çünkü bitimsiz olur içinde Nuri Pakdil, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Fethi Gemuhluoğlu, Nurettin Topçu olan konuşmalar. Yazmalı mıyım bunu diye düşündüm, ama ben saklayamam da. Şu: Kısmen Sezai Karakoç’ta, büyük ölçüde İsmet Özel ve Mustafa Kutlu’da yaşadığım, karşıdakinin ikinci cümlesinden sonrasını dinlememe ve muhatabına 35 cümleden sonra ancak konuşabilme ihtimali tanıma hali. Buna da şaşırmadığım gibi bana sevimli de geldi aslında. İlerde acaba ben de – olursa böyle küçük bir yerde, olursa benimle konuşmaya gelenlere- böyle mi olurum dedim. Muhtemelen evet. Ben de dinlemeye yatkın kişilerden değilim. Güzel bir anlatma telaşı, -benim o an içimde hiç bulunmayan- edebiyat sevgisi eşlik ediyor hızlı cümlelerine, dinliyoruz. Ben onun, Sezai beyi değil de Pakdil’i öncelemesini, buna da sanırım sünnete bağlılıkla alakalı bir neden göstermesini, İsmet beyi pek de sevmemesini anlayamasam da “olur böyle şeyler” diyorum kendime. Bizim bağrımıza bastığımız bu isimler de zaten birbirini sevmiyor. Bu da benim beğendiğim bir şey değil. Sezai beyin Pakdil’i sevmediğini kendi ağzından duyduğum andan beri başka şeylere şaşırma refleksim kalmadı zaten.

   İçeriye çok sık gelenler oluyor. Herkesin birbiriyle samimi görüntüler ve kucaklaşmalar içinde olması da güzel. “Müslüman biri şiir yazmamalı, ya da yoksa biz de Pakdil cemaati mi oluyoruz?” şeklinde sözler kurduğumu ve bunlara dair konuşmalar yaptığımızı anımsıyorum. Ben sanki tüm okumalarımdan ve yazmalarımdan edindiğim sessizliklerin toplamı halinde ağırlaşıyorum orada. Bir yılgınlığa kapılıp gelmişim de, Mürsel Beydeki canlılığa imreniyorum belki de. Kitaplar var dolapta, hatta lavaboya giden küçük koridorda da bir dolap dolusu kitap. Ben olsam kitaplarımı buralara koymam ama zaten kitap da bir araçtır, abartmamalı. Onun misafirperver nezaketiyle tanışacağımı zaten telefon konuşmalarımdaki sesinin diriliğinden anlamıştım, şaşırmadım. “O kadar darbe oldu, Bediüzzaman, Necip Fazıl ve pek çok yazar sağdan soldan hapislere girdi. Ama ne Sezai Karakoç ne de Nuri Pakdil neden hapse girmedi?” sorusunu da kendime sakladım. Ayrılırken, “Edebiyat Dergisi”nin tüm sayılarının olduğu bir cilt -ki oldukça ağır, Bir Nokta dergisinin ciltleri, Pakdil’in “Bağlanma” adlı kitabı, Gemuhluoğlu’nun “Dostluk Üzerine” si ve Mir Hamza Nigari’nin divanıyla uğurladı bizi. Dükkânın dışına kadar gelerek yine. Bu çok güzel. Kucaklaştık.

   Vapurumuz Âdem’in tabiriyle “yaşlı bir hayvan” gibi ayrılırken iskeleden, “bir de şu vapur yönünü bulmak için böyle dönmese, hemen gitse” deyince Âdem, güldük. Kütahya’da geçen öğrencilik yıllarımıza dair bir kitap yaz, dedim ona. Roman, deneme, günlük, şiirsel düzyazı karışımı, sayfası az, mahiyeti derin, yükte hafif pahada ağır bir eser olsun dedim. Anlattıkça o yılları, baktım hala ondan yaşıyor o zamanlar. Bende kalmamış. Hem böyle bir kitap dedim seni dinlendirir. Rahat bir üslup üzere, kendini yormadan yazıverirsin.

    Yazmasam olmaz bir yosun kokusu, İstanbul’un, içimde çok büyük bir gurbetin varlığına zemin oluşturan ışıkları, karanlık denizin çalkantıları, köpükleri, serinlik ve nedense çok eski bir şeyi bana tüm kesafetiyle özleten şehrin büyüklüğünü yedeğime alıp karşıya geçiyoruz. Denizin karanlığına ve vapurun suyun sırtında çok güzel süzülüşüne bakarken dedim ki sessizce kendime: “ Eskiden bir yazı adamıyla konuşup ayrılınca, dünyanın, yazarların ve şairlerin yazdığı ve bizim ısınacağımız çok sıcak bir yer olduğuna olan inancımın gücü ve mutluluğuyla dolu olurdum. Hatta biz yazacaktık, İstanbul’da yaşayacak ve yaşlanmaz bir umudun sözcülüğünü yapacaktık. Şimdi hepsi var. Ama ne eksik? Geç kalmışlık mı, safiyet kaybı mı, hayatla yapılan mukayeselerin içimizdeki ideali zedelemesi mi? Belki bunların hepsi tamam olsa bile, edebiyat zaten hiçbir şeyi değiştiremeyecekti. Dünya aynı dünya, hayat aynı hayat olacaktı yine. Mürsel beyin dükkânının camında görünen sokaklar ve o sokakların hayatı yanımızdan akıp gidiyordu oradayken. Beyaz eşya fiyatları. Ama bari o coşku olaydı, hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilsem bile o coşkuya bile bile kanmak olaydı bende de. Ben de derginin toplantılarına katılıp bildiri sunan biri olaydım, inanarak ama. Bu eleştirel bakışlar insana bir aşmışlık verse de nispeten, hiç olmasa daha iyi. Ya da bilmiyorum bu işleri abartmamak mı daha iyi. Dergiler özellikle yazarların şairlerin birbirine mektuplar yazdığı zeminler mi, yoksa hakikaten taşı gediğine mi koyuyorlar? Geçenlerde dergiyi hiçbir yerde bulamayınca dedim ki arkadaşıma, “ bir gün bakkallarda nasıl her gazeteyi buluyorsak, edebiyat dergilerini bulursak inanacağım bir zamanlar inandıklarıma. O zaman anlayacağım ki Türkiye tam değişmese de, insanlar değişmese de bir şey olmuş. Bir dalgalanma olmuş toplumun yüzeyinde. O dalgalanma nasıl olsa derine de iner.” Ha, bu olmaz ya da olur. Bu olsa da yalnızdır şiir ve şair, yazı ve yazar. Sokakların hayatı ve o zihniyet gene de kalır yerinde. Ama bu da bir şeydir. Bakkala gidip, aradığın dergiyi bulabilmek.

   Ne çok yazar, ne çok şair var Allah’ım! Bu da bir meşgale mi büyük cümleler ve dava kelimeleriyle anılsa bile. Hayat her şeyi zaten olması gerektiği yere koyuyor. Ama herkes kendi yazdığını beğenir, herkes en güzeli kendinin ortaya çıkardığını vehmeder. Kötü şiirler okuyorum dergilerde. Ama sorsan yazana, ona göre iyidir. İdealizm kelimesi bizim bir nevi dopingimiz olmuş da haberimiz mi yok? Etraf, Türkiye‘yi yönettiğini sana köşe yazarlarıyla dolu mesela. En uç noktaya gidelim. Şöyle bir kısa bir filmim var kafamda:

   Bir sabah uyanıyorsun kapıcı gazeteyi bırakırken Heıdeggerin bir sözünü anlayamadığını söylüyor. Bakkala gidiyorsun, bakkal sana “ toplumcu edebiyat öldü be hocam” diyor. Sitenin parkında herkesin elinde bir kitap, konu komşu Sartre’nin “Varlık ve Hiçlik’ini tartışıyor. Kahvede millet, “Nobokov’un, Tolstoy’dan daha büyük bir üslupçu olduğu” üzerine sonu küfürleşmelerde biten kavgalar yapıyor. Sağda solda gençler, aralarında “neden eskisi kadar Refik Halit okunmuyor” şeklinde konuşuyorlar. Okulda ilköğretim talebeleri “ öğretmenim, Ahmet Haşim mi, Yahya Kemal mi daha moderndir, biz karara varamadık” diyor. Otobüste şoför “ varoluş özden önce gelir” diye bağırıyor yolcuya, yolcu da “hayır beyefendi, öz varoluştan önce gelir” diye karşılık veriyor. “Cuma hutbesinin konusu, insan nomen mi, fenomen mi?” diyor imam. Listeyi uzatabiliriz.

   Eve girdiğimde bunlar vardı kafamda. Ama evde üç siyah ünlem bulunca her şey kararır gibi oldu. Bu yazıyı yazma telaşı beni uyutmadı. Önce siyah kelimesi düştü içime, onun doğurduğu cümleler beni kâğıda mıhladı. Denize bakarken bir şeyi özlediğimi düşünüyordum ya, özlediğim edebi bir idealizm değildi. Ne olduğunu bilmiyorum. Ben onu bir uçtan bir uca savrulurken yitirdiğimi hatırlıyorum. Belki ona çok yaklaştım, hatta dokundum da belki. Sadeliğe benziyordu, beyaz badanalı bir odada sessizce oturmak gibiydi. Kelimelerin çengelinde asılı kalan bir ruhtan çok önceydi bunlar. Hayret etme, heyecanlanma gibi bir şeydi. Birazı aptallık, birazı da sokakların hayatının bir parçasını içimde yaşatmak gibiydi. O hayatı yaşamak belki. Elim kalem ve klavye tutmadan evvel vardı sanırım onlar.

   Kendimi uçsuz bucaksız bir sürgünlüğün içinde gördüm. Bu yazıyı bitirirsem bu sürgünlükten uzaklaşırım gibi geldi. Bu yazı dedim yarına değin benim ekmeğim olur. Yarına nasıl olsa başka bir kelimenin peşine takılırım. O anlarda yeryüzünde, gökyüzünde sanki benden başka hiç kimse yoktu. Ve hiçbir kelimeye, şiire, yazıya, kitaba da tahammülüm yoktu. Ama bu sızıyı da kelimelere danışarak anlatmak zorunda olmak, bu kısır döngü. Belki tek benimdir yitiren. Belki erbab-ı edebiyat hala bunlarla doludur.

    Ve iki yazı arasında savrulurken, yitirdiklerimin sızısını yeniden buldum içimde:

   Onca kelime arasında yitirilen insan!
   Onca cümle arasında yitirilen hayat!
   Onca şiir arasında yitirilen aşk!
   Onca kitap arasında yitirilen inanç!
    
Eylül 2009

28 Kasım 2010 Pazar

DEVA SANDIĞI




düşmüş… bulutların savurduğundan
hamur teknesinde güvercin tüyü
sen misin sustukça bin hatır kıran
sustukça solduran bin testi suyu


raylara fiyaka bahşeden yağmur
ıslak trenlerden derlenen susmak
sen misin omzumda eşelenen kuş
canımdan canına kurduğum sunak


ne matem ne duman ne ağıt ne is
ağacından taşan kavsız reçine
kalemkıran çerağ yel büken yeis
haykırsa çırçıplak senin yerine


şiirden yaralar-- küflü ekmeğim
kap kacak paslanmış raflarım kirli
sızladıkça sızladı bugün sağ elim
türkü bir tütün pir kalp ki dip diri


güpegündüz dağlar yığınla sırtlan
harcıalem elem ucuza tırnak
yemeden ölmeyi bilen ağlayan
sonsuzdur zemherir nerden başlasak


kim bilecek bir hasretlik yüzünü
ziyanı kabulse hepsi hikaye
bu gecikmiş kandil bu tığsız kumaş
bu kireçli çeşme derin bahane


Edebiyat Ortamı – Kasım-Aralık 2010


Şiir Defteri 2011

25 Kasım 2010 Perşembe

AKDENİZ




    Burada, yarım kalmış bir uykunun ıslak yapraklardan günlerin içine düşüşü gibi yaşanan serin ikindiler kasabasında,
çocuğun gözlerine övgüler dizen sessizliğimizden, zamanın küçük bir kasaba halinde önümüzde git gide açılmasında,
parkta kulak misafiri olunan bir takım adamların küfürlü konuşmalarında, küçük dükkânlara sıkışmış taşra hayatının minyatürlerinde,
bahçesi geçmişe bakan iki katlı bol yeşilli bir evin insanı bir öyküye çağıran sükûnetinde,
yüzüme çevrilen her cümlenin açık ettiği yabancısı olunan gündelik hayat telaşında,
dakikaların içine pay ettiğim bende başlayıp bende susan kesik cümleler mezarlığında,
buraların yerlisi bir gökyüzünün gri bulutlarla bir şeyin öncesi gibi asılı kalmasında başımızın üstünde,
sokağa çarpıp en fazla yaşlı kadınların kırışık bakışlarında dağılan Kur’an seslerinde,
gazetelerin pis kokulu masalarında manzaraya boş vermiş bezginliğimin satır aralarında günlük güneşlik cümleler aramasında,
tozlu yollara bakan sıkıntıyı hatırlatan karanlık çaylar refakatinde bir öykü taslağı için harfler arayan bir yolcu gibi kendimi dert edindiğimde,
market çıkışı cips poşetlerini çöp kutusuna atarken küçük adamla “ben onunlayım, o da benim yanımda ve böylece coğrafyanın bize ait adımlarında masumiyetimize poz verir gibiyiz” demenin güzelliğinde,
küçük ellerini benim büyük boşluğumun ufkunda bir oyun gibi tutarken ve ona her defasında en uzaktan ve en yakından bakışlarımda,
 öykünün kendisi yok ama mahiyeti hep bulanık bir yankı, öyküsüzlüğün kök saldığı akşamın topraklarında,
gene kendine yaptığın yolculukların öteki ucunda,
Akdeniz şimdi kemiğimizde bir kamaşma bile değil, olsa olsa yazının güneyine doğru ısınan hayal kurma provası ve yazı, içe çekilmiş derin bir nefes gibi soğuyor ruhunun bodrumlarında,
Akdeniz gerçekleşmemiş bir yaz mevsimi bize bir hatıra borcu olan
ve Akdeniz, hayatın sonsuz kere yok oluşuna yakılmış bir ağıt buralarda, insanların cümlelere uzak yüzlerinde…

   Nasıl bir üslupla tutuşturmalı ki akdenizi kan aksın kâğıtlarımdan. Gittiğim yerlerde bıraktığım bakışlarım toplansın uzak bir yolculuğun gövdemde boy veren akşamıyla. Camiye gidiyorsun, camide ne var? Denize bakıyorsun, denizde ne var? Yol bütün akşamı yüklenmiş, yolda ne var? Yazıların malı bir zaman diliminde dünyayı yeniden anlamaya çabalıyorsun, dünyada ne var? Alnından öpülmüş en çocuk uykularına sığınıyorsun ikindiyi es geçip, uykunda ne var? Buraya çağırıyorsun hüzünden arta kalan öfkeyi, bunda ne var?

  Hüzün değil, kıymeti bilinmemiş bir güneş coğrafyasıdır tek dileğin. Denizdir, ama suyuna güneş çağırmaz. Yürüyüştür, ama toprağa yük olur. Parmaklarındır, ama içinde öldüresiye intihar tohumları, göç hazırlıkları…

    Ve çocuk bir kez daha sınar senin kaygılarını. İnsanlar toplanırlar maneviyatın kıyılarında. Allah bilir bütün bunların anlamını. Sen bir ırmak kıyısından başlarsın kendine. Uzaklaşan otomobil camlarına yapışır gözyaşları. Git bunları koridorda duvara anlat derim. Git bunları bir Akdeniz hayali yap. Ben artık kendimden ayrılamam.

   Sana kelimelerden başka ne verebilirim diyen bir ses seni boğar da boğar. Bizim insan olmaktan anladığımız boğulurken ses etmeden kalabilmemizdir. Kalbimle dilimin arasındaki mesafede tek yapabildiğim bu.

  Geceleri Rilke okur ve dalgınlaşırım.
  Sevişmesi tamamlanmamış bir aşktan diğerine yılgınım.

   Soyulmayı bekliyorum derimin altına dek…

23 Kasım 2010 Salı

CENNETTE ÇATI KATI




Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!
Gelin duvağından kopan bir rüzgâr
Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım
Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar

O ceviz dalları o asma o dut
Gül gül mektup mektup büyüyen umut
Yangından yangına arda kalmış tut
Muhabbet sürermiş bir rüzgâr kadar

Sezai Karakoç

   Çocuk, bahçe kapısını açıp sokağa karıştı. Pembe gocuğunda soğuktan kalan son iz kayboldu gözlerimden. Kahvenin kapısının önünde onu izledim gözlerim tükenene dek. Sağımda iki adam ve harcıâlem konuşmalar. Zamanın baskısı ve diğerleri. Çocuk, mutluluğa dair bir haber gibi dokunmuştu bakışlarıma. Bu sokakları eskiten ne varsa yerli yerindeydi üstelik. Bakkalın dolabında sıcak ekmeklerin hatırlattığı mutlu kahvaltılar bile yorgunluktan sonra eskiyordu. Ağacın yapraklarına yuva kuran serinlik, demli bir çay eşliğinde okunan gazetelerdeki kâğıt kokusu, her sabah başlayan “yaşamak” fikri, ayaklarımı telaşlandıran dost sohbetleri, birkaç tebessüme yetişmeye çalışan yüzüm, pencerelerde okuduğum geçmiş zaman, şiirin hayatından kalanlar, her nefeste şehri gözümden düşüren yılgınlık, tek başına dinlenen yağmurun verdikleri, aramızda dolaşan “sefalet” kelimesi, yanlış kurulmuş bir ciddiyetin katlettiği incelik, “anneni ara ve ağla” diyen ses, bin yıldır yaşıyormuşçasına soluk soluğa kalmış bir kalp, kanayan şarkılar ve bütün doğrular eskiyordu.

   “Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!”

   Henüz 18 yaşında yazdığı bu şiirde üstad, öyle bir ses yakalamış ki belki o sesten sonra büyük şair olmaya adım attı. Ya da o zaten doğuştan şairdi, okuyucu fark etti büyüklüğünü. Derin bir ömrün sonuna eklenen bir ses gibi yorgun başlayan bu güzel şiir yanık ve teslimiyet yüklü bir bilgelikle de biter.

   Apartmanın bahçesindeki betonun elverdiği ölçüde göze görünen yeşilliklere baktım. Beyaz perdelerin ardındaki hayata. Bulvara doğru yürüsem eski yürüyüşlerimden kalan tortu karşılayacaktı beni. Kendimde sıkışıp kaldım. Kulağımda birikti durdu bahçe kapısının demir sesi. Sesti ve canlılıktan, yenilenen sabahtan, çocuğun acelesinden bir şeyler vardı seste. Sessizliğimin tam ortasına çöreklenmişti. Sesi hayalimde tekrar tekrar dinledim.

   “Yangından yangına arda kalmış tut”

   Hüznün ve mutsuzluğun, umutsuzluğun mantığı şunu emreder: Neden üzülüyorsun? Üzüntü bir sonraki üzüntünün temelini oluşturacak ve bu sana hiçlikten başka ne verecek? Öyleyse tekrar aşındır kendini. Tekrar sürtün hayatın damarlarına, ateşler saçan, sürtündükçe korkunç sesler çıkaran bir makine gibi. Aşındıkça yok olacaksın, ama hüznün içinde yığılıp kalmaktan iyi değil midir bu?

   O akşam bulvardaki yıllanmış kahvenin kaldırıma konmuş masalarından birine oturup yağmuru dinledim. Yağmuru dinler gibi yapmaya başladım sonra. Çok uzaklarda kalmış bir ikindinin beni üşütmesine dalmışım.

  

22 Kasım 2010 Pazartesi

CÜMLE KAPISI.





“İYİ BİR YAZARIN ALTEDEBİLECEĞİ TEK ŞEY ÖLÜMDÜR.” WİLLİAM FAULKNER.

                         

YAĞMURDUR, BİR YÜRÜYÜŞÜ GÖZÜMÜZDE BÜYÜTÜR. SANA YORGUN BAKIŞLARIM OLUR. SOĞUKTA SİGARALAR, ARKADAŞLIKLAR. PROVALAR. SANKİ İLK KEZ GÖRMÜŞÜMDÜR VE GÖRÜR GÖRMEZ KAYBETMİŞİMDİR. HANGİ DUYGUYA KENDİMİ EMANET ETMEM LAZIMDIR,BİLEMEM.KIŞTIR,RUH SIKINTISIDIR.HERKES KENDİ KADERİNİN KÖŞELERİNİ DOLDURMAYA ÇALIŞIR.

KALBİMİZ HİÇ BÜYÜMEZ ASLINDA. MESELE DE BUDUR. AMA BANA VAROLMAYI HİSSETTİRDİĞİ İÇİN BU BOZUK, YARALI VE HIRÇIN KALBİMİ SEVDİM BEN.HAYATI SEVMEDİM DE DİYEMEM.NASIL OLSA ÖLÜNECEK DÜŞÜNCESİNDEN,HER ŞEYE RAĞMEN YAŞIYOR OLMANIN BAZEN İÇE BAZEN DE DIŞA DOĞRU GENİŞLEYEN DÜŞÜNCESİNE TUTUNDUM.BİŞEYLERİ HİSSEDEBİLEYİM DİYE ÖFKELENDİM SANKİ VE SEVEBİLEYİM HERŞEYİ DİYE DURULDUM.YORGUN VE SESSİZ BİR BAKIŞ KAZANDIRMAYI DENEDİM KENDİME.

*****                *****               *****
“PENCERENİN GÖLGESİ PERDELERİN ÜSTÜNE VURDUĞU ZAMAN YEDİ İLE SEKİZ ARASI İDİ, SONRA ZAMAN İÇİNDE YENİDEN BULDUM KENDİMİ, SAATİ İŞİTİNCE.BÜYÜKBABAMINDI,VE BABAM BANA VERDİĞİ ZAMAN, QUENTİN, SANA BÜTÜN UMUTLARIN VE ÖZLEMLERİN MEZARINI VERİYORUM DEMİŞTİ; O DAHA ÇOK İNSAN YAŞANTILARININ SAÇMALIĞINA VARMAN İÇİN ACITA ACITA KULLANILMAYA ELVERİŞLİDİR, BÖYLECE SENİN KİŞİSEL İHTİYAÇLARINI BABANIN VE ONUN DA BABASININ İHTİYAÇLARINI KARŞILADIĞINDAN DAHA ÇOK KARŞILAYAMAYACAKTIR. BU SAATİ SANA ZAMANI HATIRLAYASIN DİYE DEĞİL, ARA SIRA ONU BİR AN UNUTASIN VE SOLUĞUNUN HEPSİNİ ONU ELDE ETMEK İÇİN HARCAMAYASIN DİYE VERİYORUM. ÇÜNKÜ ŞİMDİYE KADAR HİÇ BİR SAVAŞ KAZANILMAMIŞTIR DEMİŞTİ. DAHASI SAVAŞILMAMIŞTIR BİLE.SAVAŞ ALANI İNSANLARIN DELİLİKLERİ İLE UMUTSUZLUKLARINI ORTAYA ÇIKARIR VE ZAFER FELSEFECİLERLE BUDALALARIN HAYALİDİR.

YAKALIKLARIMIN DURDUĞU KUTUYA DAYALIYDI VE BEN YATMIŞ DİNLİYORDUM SAATİ. İŞİTİYORUM, O KADAR. BİR İNSANIN BİR CEP YA DA DUVAR SAATİNİ İSTEYEREK DİNLEYECEĞİNİ SANMAM.GEREKSİZDİR DE BU.UZUN BİR SÜRE SESİ UNUTABİLİRSİNİZ, VE SONRA BİR SANİYELİK TİK-TAK, İŞİTMEDİĞİNİZ ZAMANIN EKSİLEN UZUN GEÇİT RESMİNİ EKSİKSİZ YARATIR ZİHNİNİZDE. BABAMIN DEDİĞİ GİBİ UZUN VE TEK IŞIK DEMETLERİNİN DERİNLİKLERİNDE İNSANIN YÜRÜDÜĞÜNÜ GÖREBİLİRSİN SANKİ. VE ÖLÜMÜ KIZ KARDEŞ BİLEN İYİ YÜREKLİ AZİZ FRANCİS’İN BİLE HİÇ BİR ZAMAN KIZ KARDEŞİ OLMAMIŞTI.

DUVARDAN SHREVE’İN SOMYA YAYLARINI İŞİTİYORUM, SONRA YERDE HIŞIRDAYAN TERLİKLERİNİ. KALKTIM, ŞİFONYERE GİTTİM, ELİMİ KALDIRDIM ÜSTÜNDEN, SAATE DOKUNDUM, TERSİNE ÇEVİRDİM VE YATAĞA DÖNDÜM. AMA PENCERENİN GÖLGESİ ORADA DAHA, VE BEN HEMEN HEMEN DAKİKASINA KADAR SÖYLEMEYİ ÖĞRENMİŞTİM ZAMANI, ONUNİÇİN ARKAMI DÖNEBİLİRDİM SAATE, TEPELERİNDE GÖZÜ OLAN HAYVANLARIN DUYDUKLARININ DUYUYORDUM, TEDİRGİNDİM. PİŞMAN OLACAĞIN ŞEYLER, KAPTIĞIN SAÇMA SAPAN HUYLARDIR. BUNU BABAM DEMİŞTİ. İSA ÇARMIHA GERİLMEDİ; KÜÇÜK ÇARKLARIN UFAK TIKIRTILARI YİYİP BİTİRDİ ONU. KIZ KARDEŞİ YOKTU.”William Faulkner, Ses ve Öfke, shf 68,69

DÜŞÜNEN BİR İNSAN İÇİN MUTSUZLUK YOKTUR DEDİM . BÜTÜN DOĞRULARI KENDİME SÖYLEMİŞTİM VE BUNDAN KORKTUM. BAŞKA BİRİ İÇİN DAİMA YALANLAR BULMAK ZORUNDA OLMAM KORKUTTU BENİ.TEK KİŞİLİK ESKİ KOLTUĞA OTURUP SİGARADAN DERİN NEFESLER ALDIM. BENİ GÖREN BİRİ BOŞ GÖZLERLE ODAYI SEYRETTİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRDİ. OYSA BEN KENDİMİ SEYREDİYORDUM, ZAMANIN ELİNDEN KURTARABİLDİĞİM TARAFLARIMI… CÜMLELERİMİN ANLATILAN GÖRÜNTÜDEN BAĞIMSIZ OLMADIĞI, DAHASI ANLATILANA YAPIŞIK OLDUĞU NADİR ANLARDAN BİRİNDEYDİM.

“İYİ BİR YAZAR MERHAMETSİZDİR, BAŞARILI OLMAK İÇİN ÇALABİLİR, DİLENCİLİK YAPABİLİR, AHLAK KURALLARINI TANIMAYABİLİR. BİR KİTABI TAMAMLAMAK İÇİN MUTLULUĞUNU GÜVENLİĞİNİ, GURURUNU MEVKİİNİ, HER ŞEYİNİ FIRLATIP ATABİLİR.” WİLLİAM FAULKNER.
                                                                     
                                                           16 ŞUBAT 2009

PİYANO İÇİN DERSLER




Yan yana dizilmiş harflere öfkeyle bakıyorum. örümcek ağlarına bakışım sonra. bütün örümcek isimlerini ezberleme isteği duyuyorum.ara sıra evin kapısı açılıyor ve kapanıyor.sanki gövdesiz varlıklarla doluyor odam.kimsenin girdiğini görmesem de kapının açılıp kapanması rüzgardan değil sadece.harfler simsiyah notalar gibi dizilmişler.ben dokundukça ses verecekler.kanıma karışmış hepsi.bazen gürültüyle bazen kış gibi sessiz akıyorlar.birazdan bu kağıda kaderimi yazacağım.kaderimi belalardan uzak tutmak için yazmakta acele etmiyorum.ne yazarsam o olacak çünkü.ve ben günden güne tuşlardan yükselen seslerin şeklini alıyorum.kar tutmuş bir cam gibiyim:kırgın ve siyah.ilk sesle sonuncusu arasında uzaklık yok.ne hayatı ne ölümü anlatıyorum.öfkeyle baktığım harfler ve kendime ettiğim küfürlerin arasından bela makamına dilekçeler yazıyorum. benim ölümüm harflerden yapılıyor her gece. İnsanlara değil de, insanların isimlerine bakıyorum.bunların bendeki bazı parçalara karşılık geldiklerini anlayabiliyorum.ben rüzgarda sallanan ağaçlar gördüğümde evvela “rüzgarda sallanan ağaçlar” cümlesini görüyorum.

Aklıma Sevim Burak geliyor. Yanık Saraylar’daki bütün hikayeler ters bir varoluşun yer altı sularıyla dolu.o karanlıklarda Sevim Burak ve ben birbirimizi anlıyoruz.kendisiyle durmaksızın dans eden kim var ikimizden başka. Sevim Burak öleli 21 yıl olmuş. ve ben ona ilanı aşk ediyorum.karanlığın dibinde onun karanlığıyla karşılaşınca acılarım hafifliyor.beraber Kafka’nın mezarına çiçekler koyuyoruz.

“SİZ, Baron Bahar, Hayatın dehşetini hiç düşünmüyorsunuz: HER ŞEYİNİZ VAR
OTOMOBİLİNİZ YATINIZ 7 CÜCELİ EVİNİZ BONOLARINIZ ÇOCUKLARINIZ
BENSE, ÖLÜMDEN KORKMAYACAK KADAR YALNIZIM.”

Van’da iken Sevim Burak’la tanışmıştım.hatta onun bir fotoğrafını duvarıma asmıştım.fotoğrafta yırtıcı bakışları ve manalı yüzüyle Sevim Burak elleri alnına dayamış bize bakıyordu.ama fotoğrafın üstünde “Sevim ve babası” yazıyordu.fotoğrafta başka biri olmadığı halde bu yazı Kemal’le beni korkutmuştu ve sabaha kadar bunun üzerine konuşmuştuk.hatta ben Sevim Burak’la ilgili bir kitap hazırlayan nilüfer güngörmüşü defalarca aramıştım; hem sevim Burak hem de o fotoğrafla ilgili.ulaşamamıştım.sonra star 2000de Sevim Burak dosyasının olduğu Picus dergisinin sadece Sevim Burak’la ilgili sayfalarını Kemal’le yırtıp çalmıştık.Büyük Kuş öyküsü şu cümle kırıklarıyla başlar:

”SENİ GÖRÜYORUM SENSİN DURUŞUNDAN DA BELLİ BULUT İÇİNDESİN HAFİF BİR ALEVE BÜRÜNMÜŞSÜN”

Siz zannediyor musunuz ki onun yalnızlığı size dokunmayacak? size farklı cümlelerle dokunacak o yalnızlık.siz yalnızlığın ve hayatın bomboş oluşunun dehşeti karşısında onun edebiyatını dilsiz kalışlarınızda hatırlayacaksınız.tabiri sessizlik olan düşler gibi.insanların ruhlardan değil de kemiklerden yapıldığını bilmenin negatif edebiyatı kapınızı çaldığında, şehirleriniz karanlık bir yağmurun altında sizi korkuttuğunda…

“Açıkgözler için hiçbir şey yazmayacağım. dünyalarını kaybetmişler için, kendim için yazacağım-erken bunamışlara-hayalperestlere-çok acıklılara-bu dünyadan gitmek için hazırlık yapanlara yazacağım. yalnız aklını kaybetmişlerle bu dünyayı paylaşacağım.aşktan aklını oynatanlara-şizofrenlere-aşırı romantiklere-ve aşırı sadistlere.”SEVİM BURAK

“Aslında kendi kendimi büyülediğimi sanmaktayım.”SEVİM BURAK


1-SİYAH CHEVROLETNİN DAYANILMAZ YALNIZLIĞI.
2-SANATORYUM
3-ÖLDÜKTEN SONRA YAYIMLANAN BİR KİTABIN ADI GİBİ
4-EĞRİ BAKMAK
5-SÖZCÜKLERDEN SONRA
6-İKİMİZE
7-BİRAZ DAHA YAVAŞ
8-SONSUZLUK + 1
9-AĞAÇLAR
10-MERDİVENLER
11-BRONZ BİR KÜTLE
12-“OYSA BEN KENDİMLE YALNIZIM”
13-PEYNİRLER İÇİN BİR KAÇ HATIRLATMA
14-HİÇ OLMAYAN SEVGİLİ

BAHAR 2004.

21 Kasım 2010 Pazar

YALNIZLIK ŞARAPLARI



   Kış defterleri için kırmızı cümleler birikti kalbimde. soğuk bir akşam ezberimde. ben o yeteneksiz sevgilerin adamıyım. yoktan yere yarattığım kül renkli hatıralar yığınıyım ve sarhoş bile olmayan. bakkal tavsiyesi bir şarap ve damağımda yaktığım ağıtların tadı. üstüm başım dalgınlık. ayık olmaktan usanmış ama sarhoş da olamamış. arada kalmış.başka bir hayata bakmaktan kör olmuş.hatıralarını kendine başka şekillerde anlatmaktan usanmış.zoraki şair,zoraki yalnızlık,zorlama arkadaşlık,ruhunu pazara çıkarmak için bekleyen.ebedi teşhirci.sakat bilinç.hastalıklarından çiçekler devşiren iyimser. zehrine şekerler atmaktan kireçlenmiş kemikli bir ruh. pas tutmuş dil. daha da küçülüp bir bakışta yok olma isteği. kendine bakan ayna.

   Kendini sırtında bir kambur gibi taşımanın yorgunluğu.sefaköy soğuğunda yakışıklı yürüyüşler.Süleyman Unutmaz diye biri YOK.onu kullanan her neyse o var.soğuk bir caddede kaybolan kızlar yok.ölülerle dolu bir dünyada kelimelerin ruhundan başka bir ses de yok.var olmaya çalışan şarapların kızıllığında eriyen bir dünya da yok.uykulu gözler ve buharlaşan gövdenin yankısı var.eşyalar ve saatler ruhuma kurulmuş tuzaklar gibi sokulurken üzerime saldıran sabah da yok.eşyalar yok ve saatler yok.gövdeler yok.bir çift göz var.kendine görüntüler uyduran minyatür bir tanrı gibi oyunlara teşne.hayal kurar gibi yaşamak hevesinin mahvettiği kalp yetersizlikleri.ve çocuklar yokluğuma tutunurken yaptığımız düş soğuğu uçuşlar.camların ötesinde çok sevdiğim gri gökler sadece benim gördüğüm bir düş.tabiri olmayan düşler çarşısında ayaklarımın bin yıllık sesi.ve çocukların hatıralarına zorla sokulurken büyük bir adam pozlarında, güldüklerinde kıskıvrak çocukluğuma yakalanmanın heyecanı.
    
     BİZ aşkı gökyüzüne dualarla yolladık. güzel isimler yağdı avuçlarımıza.o isimlerden eller, bakışlar, uzadıkça boğulmaya gönüllü gittiğimiz ırmaklar yaptık.biz aşkı bir bakışa hapsettiğimizde kanatlanması için gözyaşları büyüttük.biz aşkı yüzümüzün nuru saydık da her ayrılık yüzümüzde bir gölge bıraktı.titreyen dilimiz sevgilinin yasından tutulsun istedik.şarapsız sarhoşluklardan sonraki sonsuz gecelerde bu kırmızı içkiye gönül indirdiğimizden mahcup olduk.bizim gecelerimizin hiçbir yerde kaydı tutulmadı.ruhlarımızın kanatları tutuştu da eski sokaklarda, yeryüzündeki kanatsız sürgünlüğümüz ağrımıza gitti.cennetten kovulan peygamberler gibi kaldık kullar arasında ve acılarımızı hissettirsin diye Allah’a yakardık.biz mutlu olmak istemedik.derinlik sarhoşluğuna kapılan balıklar gibi sonu kayboluşlarda biten yolculukların düşünü kurduk.ölüme bakan hüzünlü gözler ilk bize çarptı.telaşımızı buna yorduk.düşümüzde seyrettiğimiz sonsuzluktan sonra sabahlara hiç inanmadık.

   Biz güzeldik. kelimelerin gördüğü düşler gibi savrulan eteklerin ardından yüzümüzü yakan rüzgarlarla kalakaldık. bizim gözyaşlarımız toprağa düşmedi. hikayemiz yazılmadı. ama her gece bize böyle anlatıldı bu yalnızlık. yalnızlığımızı varlığımızın ispatı bildik.öyle sarıldık ona,öyle yakalandık,kaçamadık. kalbi kırılanların güneşi henüz doğmadı.masalımızı gözlerimize sığdırdık ve kimseler görüp okumasın diye bakışlarımızı da kendimize sakladık.hayatın çarpıttığı insanlar arsında bizim ışığımız yalnız kendi gözlerimizi kör etti.her insanda o muhteşem varlığımızı seyre daldık.kendimize sunulan en değerli armağanlardık.

   Bizim Allah’ımız bize hep aramayı ve bulmamayı öğretti. ondan öğrendik kaybolmayı. kayboluşumuzdan topladığımız yolculuklarla doluyuz. birbirine aşık iki hüzün gibiyiz onunla. hiç ayrılmadık.hiç kırılmadık birbirimize. biz, hiçbir kavuşmanın dindiremeyeceği öyle bir hasretle doluyuz ki o hasrete aşık olduğumuzu anladık. ömrümüzü böyle uzattık, böyle taçlandırdık. kalbimize döktüğümüz şaraplar sevgilinin yokluğuydu. öyle ki tepeden tırnağa aşkla dolu bir yürek kesildik.

   Biz bu çölde adı aşk olan seraplar görmeye dünden razıyız. hiç ayılmamaya, bulmamaya iman etmişiz.Allah her gece bize fısıldıyor kimsenin duymadığını, bilmediğini.ve her gece bin ömre yetecek nefeslerle dolup taşıyoruz.ibrahim’in kurban etmeye götürdüğü biziz.ama bıçak boynumuza yaklaştığında göklerden gelen ses bizi her gece yeniden var kılıyor.biz zaten hiç ölmeyeceğiz.çünkü:

   Biz
         ALLAHIN
                                YERYÜZÜNDEKİ
                                                            HATIRALARIYIZ.
                                                                               

29.11.2008

12 Kasım 2010 Cuma

RUHUN İŞLERİ





Kendimi bir engel olarak koyuyorum önüme
Göz kapaklarım yırtılsa da bana bakmaktan
Üstüme kalmış bir deliliği anlatıyorum onlara
Sevgilim diyorum hiç bıkmadan
Aşk, asrımızın vebası
Örtmüyor kırmızı eteğin bunu

Sonra başka şeyler giriyor araya
Ahiret, cennet, cehennem.
Dallarda köpük köpükken beyaz çiçekler
Akşam olurken ikindiden öteye
Saltanat dağıtırken o kurumuş gökyüzü
Şair kesiliyorum bileklerim akınca

Sevgilim diyorum ona:
Hayal kahramanım olamaz mısın?



 Nisan - 2009                     
 Eliz Edebiyat – Ocak 2010