31 Aralık 2010 Cuma

the never ending way of orwarrior

  1. 1.        THE PATH PART:1 TREADING THROUGH DARKNESS
  2. 2.       THE WARRIOR
  3. 3.        NEW JERUSALEM – NOIR
  4. 4.       VAYEHİ OR
  5. 5.        IN THY NEVER ENDING WAY
  6. 6.      FROM BROKEN VESSELS
  7. 7.      BEREFT IN ABYSS
  8. 8.     MI ?
  9. 9.     THE PATH PART:2 THE PILGRIMAGE TO OR SHALEM
  10. 10.  HES LEAF SHALL NOT WITHER NOIR
  11. 11.    BARAKAH
  12. 12.   CODEWORD : UPRISING
  13. 13.   NORRA EL NORRA
  14. 14.  BIRTH OF THE THREE ( THE UNIFICATION )
  15. 15.   THE CALM BEFORE THE FLOOD
  16. 16.   THE STORM STILL RAGES
  17. 17.   BELOVEDS CRY
  18. 18.   ORNAMENTS OF GOLD
  19. 19.   FIND YOUR SELF
  20. 20. THE SAHARA’S STORM
  21. 21.   MABOOL ( THE FLOOD )
  22. 22.  HALO DIES
  23. 23.  OCEAN LAND
  24. 24. THE TRUTH WITHIN

27 Aralık 2010 Pazartesi

KAR ŞİİRLERİ





   1.Her şeyi unutursam kendimi nerede bulurum?”sana daha esaslı bir yalnızlık verilecek”diyen bir sesin içinde mi? veda niyetine alımlanan dünya ve yazıda ölüm anlamına gelen dağların kışı.yaz göğünün mutluluk dedirten dağlarına karşı.

   2.bir çekyat bi çaydanlık ve bir vcd ile bir ömür.tepsi hazırlamak deyiminin buradan sonsuza açılan tahta kapıları.”bana yaslanmak istedi ya da omuzlarımızın birbirine değmesinden habersiz gibiydi ve bunu  benim yazı için işaret fişeği saymamdan habersiz”.yazmak:kaybolmak ve bulunmak için yaptığım koşular.

   3.şöyle olmuş:ayşe evi sessizliklerle döşemiş.ben gelip çarpmışım sessizliklerine.vandaki yıllar boyunca özne ayşeymiş.ben onun kullandığı bir kelimeymişim.ona böyle yakalanmış ve sessizliğine hapsedilmişim.bunları ters bir bilinç akışıyla yakaladığımda daha küçüğüm.büyük ve beni yutan bir göz onunki.sanki,sonradan her şeyi ondan dinleyen biri her şeyi farklı algılamış.

   4.sen bana bakıyorsun ve hiçbir şey görmüyorsun.elbisen hususen siyahi.beni ne çok görmüyorsun.hala senin havandan bir parça.yine de tekrar yaratamıyorum seni.demek böyle yazının yarattığı kurgulanmış ölümle ölünecek.

   5.anlatmak... anlatmak... bakışlarınız yoğunlaştıkça uzaklaşıyor.anlattıkça ele geçirilen zarif bir hayvan gibi yokluğumu size saklıyorum.

  6.duvarları eskimiş tozları yepyeni bir ev.ikimiz de oraya ait olamadık.baktıkça indiğim derinliklerden kendimi toplayarak bu çöle geldim.

   7.şimdi: mesela kibritten çıkan sesin gürültüsü beni bu yazının sınırlarına dek korkutuyor. OLAMAMAK! OLAMAMAK!

 27 EYLÜL 2006

26 Aralık 2010 Pazar

YÜRÜMEK



   Duvarlarım da ısınmış olabilir. Otlarla konuşuyorum. İstiklal caddesinde elimde “Eliz Edebiyat” dergisi ve şiirlerime bakarak yürürken içimde bir mahcubiyet. Sevinmiyorum iki şiirimi dergide görünce. Dahası resmimi de beğenmedim. Dahası biyografimi istemişlerdi ve– dediği şudur küçük başğı altında - 3 cümleye sığdırmıştım kendimi, aynen almışlar resmimin yanına:” 1977’ de doğdum. 10 yıldır sınıf öğretmenliği yapıyorum. Başakşehir’de yaşıyorum ve ölüyorum.” Bu daha da kızarttı yüzümü. Ne gerek var bu artistik laflara! Dergiyi kapatıp, sanki herkes bunu okumuş da bana bakıyormuş gibi hissederek …

   Görmeye niyet ettiğim düşlerle konuşuyorum. Çeşmenin başında elimizi yıkıyoruz. Adımlarımız gecenin malı oluyor, farkındayız. Kasabanın hayalinde iki kırmızı şerit gibi parladığımızı var sayıyorum. Taraçadan bakılan hatıralar sisi. En yenik, en yıkılmış, en anlamsız, en sönük halimde bile bir sonraki harfe uzanan parmaklarım bana bir var olma telaşı ve kendime doğru kırık dökük bir tebessüm bağışlıyor. İçinden ve içimden çıkamıyorum böylece. Kitaplarımın üzerindeki toz zerreleriyim. Birinin unuttuğu bir alev olmak nasıl da yaşatıyor buz gibi.


   Sevgili okur.

   Ben aslında bu tür yazılar yazmak istemezken, ne yapsam ne etsem böyle yazılar yazıyorum. Böyle yazılar işte. Ceza gibi: bir ömür böyle yazılar yazmaya mahkûm olmuşum sanki. Ve her şey ve herkes böyle yazılar şeklinde gözümün önünden geçiyor, evet her gün, her gece. Yani inanıyorum ki son demokrat parti kongresinden başlayarak, kitaplarla, şiirlerle, yazarlarla, insanlarla ilgili yazılar da yazabilirim. Buna da eminim. Ama içimden gelmiyor. Yazdığım neyse, işte o içimden geliyor. Niye dert ediyorsun o zaman dediğinizi duyar gibiyim. Tek derdim bu olsun, öyle mi? Yazıyı bir tür sağaltım işlemi olarak görmek, kendi kendini terapiye tabi tutmak v.s. Sonra biri çok güzel deyince acayip bir mahcubiyet duyuyorum. Neyse, geçelim…


   Ben bunları konuşmuyorum ve yazdıklarım gibi de konuşmuyorum. Fark ettim ki ben hiç konuşmuyorum. Yazılarım da suskunluğum olduğuna göre...

“ LAMBALARA ÇARPIP SERSEMLEYEN BÖCEKLER GİBİ DE HİSSETTİĞİM OLUYOR KENDİMİ, ŞU ANDA, GÖZ GÖZE GELDİĞİMDE:  KUDÜS’LE.
   FİLİSTİNLİ KARDEŞİM!
   FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİM!
   SABRIN GÜDÜLEDİĞİ ŞEYİN VARACAĞI SON NOKTA DEVRİM.
  DIŞARIYA KAR YAĞIYOR: “ PAROLA NEDİR BUGÜN?”

  Nuri Pakdil
 
    Yenibosna’da hem NURİ PAKDİL’i düşünüyorum, hem de yürüyorum. Dünya bu kadar boşken o ne kadar dolu bir adam. Ve yürüyüşüm gecenin ötesine sarkıyor. Öyle ki mesela ezberimde bir kitap olsa, ilk adımımda ilk cümleden başlar, kitabı yürüyüşümün sonunda bitirirdim. NURİ PAKDİL olmak bir yana, onu düşünmek bile adamı çarpıyor.

   Gecenin dilsizliği ile NURİ PAKDİL’in sessizliği arasında bir düello var. Nihayetinde gece dayanamayıp dile geliyor onun inadı karşısında.

   Çünkü onu anlatmak bir sevgi ya da hayranlık ifadesi değildir. İnsan olmak dediğimiz ya da diyemediğimiz her ne ise o bunu çelikten damarlarla yüklü bir adam halinde dolduruyor. Eseri bir yana, hayatıyla da dolduruyor. “ Çelik Adam “ o. Samanyolu’ndan dünyaya bakan canlı bir göktaşı. Onun var oluşu hiçbir şeye benzemiyor. Enis Batur “ narin “ bir üslubu olduğunu söylemiş bir ara. Alakası yok. Alabildiğine sert ve baştan çıkarıcı bir üslubu var hem yazısının hem hayatının. Bir adam düşünün 75 yaşında, evlenmemiş ve hala otellerde kalıp yazılar yazıyor. Başka hususiyetleri bir yana kim var ki böyle yaşayan?


   Kulaklarımıza şu cümleleri akıtacağım. Ama önce bu cümleleri duyabilmek için geri çekilmemiz gerekiyor. Dünyanın yaratılmasından önceki sessizliğe ermeye niyet etmemiz gerekiyor. Bu geri çekilişin içini tercih edilmiş bir yalnızlık tohumuyla güzelleştirmek gerekiyor. Sert bir bilincin her nesneyi bir düşünce zerresi halinde ruhumuza saldırtması gerekiyor. Korkmak ve düşünmek gerekiyor sonra. Bu sözden öte, bir adama bu sözleri söyleten o sıkışş ve patlamaya hazır zihnin hücrelerini düşünemesek bile hayal etmeye çalışmak gerekiyor. 


Çünkü kimse kimseyle henüz tanışmamıştır. Tanışmayacağız da!


   Aklın ve deliliğin ötesinde bir yerde
   Bırakınız cümleyi, kelimeyi, harflere nüfus etmenin gözü pekliği.
   Savaşçı. Kendiyle ve dünyayla ve edebiyatla kıran kırana savaşan…

   Ve şunu haykırıyor ATEŞ HATTINDA HARF MÜFREZELERİNDE:

“ KONUŞ BİZİMLE!
   BİR PANKART AÇ GÖKYÜZÜNDE!
   BELALARI TARTMA YETENEĞİNİ ÇOKÇA DOLDUR GÖMLEĞİMİN CEBİNE, ARKADAŞIM GECE!”



                                                                                                 

25 Aralık 2010 Cumartesi

AKREBİN TELAŞI





   Pazartesi:
 
  Gerçekleşmesini umduğum bir düş gördüm. o yüzden erken uyandım.gerçek leş.insansızlık.ışıklar dağılmış battaniyeme.duvarın bir kısmı aydınlık.kimsesiz kahvaltılara karnım tok.türküler çalsın bakalım.

   Salı:
  
   Aynada tertemiz bir sabah. şeytan araya girene kadar avuntularımız var.o yüzden ayrılmakla senin yüzüne kavuşmak arasında küçük kum saatleri.harflerin arasında mevsimsiz yolculuklar.saat kaç?kum saati kaç?

   Çarşamba:

    Akşam olurken oda odada akşam olurken ben masadan düşen dünya, masadan dünya düşerken o “aşınmaz zamanın” senin. ayakkabılarını boyadığın siyah ve ellerinde peygamberlerin gölgeleri. kum saatın bomboş.

   Perşembe:
  
    bütün yapraklar havalanır.devletin değirmeninde sıkışmış et parçaları.sızan kanı diliyle tartıyor babamız.kırmızısı daha yoğun olmalı.ayakkabılarım acıyor.

   Cuma:
  
    ne bu telaş? dışarda bıraktığın gençliğin seni mi bekliyor.ping pong masasında bembeyaz zarlar.köşeli olduklarından hep benim tarafıma düşmüşler.dolaplar açılsa ve havaya savrulsa mürekkep lekeleri.tüm kırmızılar yüzüme düşse.ayak seslerinin dokuduğu kilimlerden mis gibi tozlar.

   Cumartesi:
  
   Uykularımın bir ucundan baş ağrılarıyla güne sarkıyorum. edebiyat bana aynısını anlatacak. cumartesilerin yalancı hürriyetinde kendime tapmalar ve uzak bakışlarımın minyatür istanbulu bir yerlerde akıp duracak.kitaplarım ölmüş.biz hepimiz söyleyin bakalım dünyada ne yapıyoruz.kum saati tamircileri öleli hayli zamandır…


   Pazar:
  
   Markette pilav suratlı aile formatları. Sitenin elverdiği küçük dinlenmelerinin parkında bir de termoslar çekirdekler varsa kurdukları dünyayı dizlerinde nasıl da sallıyorlar. en küçük burjuvalar bunlar.zaten büyümeyecekler.bulundukları yerden sersem olmuşlar.jöle kafalı oğlanlarının top oynayışına tutulmuş bazıları.büyüyünce küçük olacak onlar.bak şu yaşlı kadın bu apartmanı 3 yıldır yönetiyor.menopoz döneminin baharında nasıl şevkle veriyor makbuzları.sanki liderimiz!bunun kafasını baltayla kesmek vardı ya.kulakların çınlasın Raskolnikof!
  
   Türkiye poşet cumhuriyetinin bir ferdi olarak elmalarımla ve ekmeğimle dönüyorum eve. demek her şey senin için ekmek.sen ne içinsin söyle bakalım?doyanlar ölebilir.


   Ateş çemberindeki akrep ben değilim. ben o akrebin bir ömürlük telaşıyım. aha gene başlıyor: Pazartesi Salı Çarşamba…Tüm otobüs bu şarkıyı söylüyor.

             ellerinde poşetler
                                      
                             ellerinde çocuklar
                                              

                                      ellerinde ekmek artıkları…



                                                                              

24 Aralık 2010 Cuma

YAPILAMAMIŞLIKLAR






“Eşyamda izin ayağımda tozun var mı diye sorarsan
 Sana can çekişe çekişe değişen eşyayı haber veririm
 Ayağımın tozunu silktim eşyamı karıncaya yükledim
 Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
 Hiç korkmadım seni sükût-u hayale uğratmadım

   İkindileyin, demini almış çay gibisi yok. Seccadeye inen güneş parçaları ve bir ucu geçmişime, bir ucu istikbalime bakan hüzünle katışık mutluluk gibisi de… Sanki hayatın dışında bir hayat dolduruyor odayı ya da odamı. “Allah’ım, duamı benden ayırma” diyen sesler duyuyorum. Yasin’in muhteşem tespiti bir kez daha okutuyor kendini: “Unutamadığımız her şey, aslında her zaman yaşadığımız şeylerdir!”. Gökyüzü binyıllar önce de aynı değil miydi? Tozlu telaşlarım kendini kâğıda bırakırken, kalbim bu hüznü de can evinden vurmak istercesine çarpıyor.

Sen hatim ol ben yarım sen hatem vur ben dargın sen hatır kır
Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim
Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır
Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır bana kalan sade sabır sade sabır            

   Ben bu sessizliğin nesi oluyorum? Ne sessizliklerin ne de iyiliklerin hacmi dolup taşıyor. Bunların toplandığı bir liman da yok. Çoğu sessizlikler ziyan edilmiş vakitler halinde acıyla gülümsüyor bana. Ben Allah dediğimde, gönlümde ve gözlerimde bulduğum titreyişin gölgesinde çok eski bir çocuk gibi kalıveriyorum. Çok eski bir çocuk ve kalbi kendinden erken büyümüş.

Ben bu kırık izzeti nefisle çok uzağa gitmem biliyorum
Bende ramak kalmıştır her şeye hasmane tertiplere ölmeye ramak kalmış
Flamasında ölüm işaretleriyle bir kuru benliğim kalmış
Kesilmemiş kartalmış bir adak gibi kaldım amma katılaşmadım
Hatırla sana ve kendime hep inandım, işte ordayım

İmanını tazeledin her cürmümden kalbimden sızan acıdan
Korkarak belirsiz bırakarak dokunmayarak beni sevdin
Tanrı hakkı için sevdin ebedi dostunu bildim, buydu seni avutacak
Hem gerçek hem yalan olan, işte bak bu açık seçikti aramızda
Seni affetmedim sana teslim gönlümü esirgedim bağışladım
 
Sen sendelediğinde inancımın ilk perdesi yırtıldı
Dediler ki suya götürü susuz getiri adamı
Dediler bivefadır boşuna çınlamasın kulağın
Bense bir kez kerametine iman etmiştim divitin ve hokkanın
Gene de tuz basmadım zaafına seni hasletimden azadladım

Ateşi keselim kesilebilir değilse de, namı var ateşkesin
Bu ateşin narına yanacak sözlükler ve kuralları simyanın
Birkaç sayfa kurtaralım kekeme kalsak bile isimsiz mektuplar için
Şartsız ve müdanasız bir mütareke imzaladım amma
Kerem ettim sana seni hiç aklımdan çıkarmadım

Şimdi burada her şey pırıl pırıl aydınlık ve her saat gündüz
Duvarlarda masalarda kulelerde duranlar bile on ikiye vurmuş
Dünyanın her yerinde kalbimin rehberliğinde bir çocuk doğmuş
Her çocuğa adın konmuş akrep durmuş saat on ikide işlememiş saniye
Bu aşkın aşkı kaldı bende onursa hiçtir terazi kefesinde.”

        BENİ SADE SEN SEVDİN, Hayriye ÜNAL

    Yakışıklı bir intihardan hayata düşmüşlükler. Bilmem ki ben bu şiirin nesi oluyorum? Ben yazmalıydım bu şiiri. Ama sanki Hayriye Ünal ben olmuş yazarken farkında olmadan. Ve bu şiirde fırtına sonrası sessizlik var. Ayrılıkların içi dolsun diye yapılamayanlar, söylenemeyenler…
    Aşktan geriye kalana da aşk denir. Hatta aşk, aşktan geriye kalan neyse odur.
    Gökyüzünden kâğıda düşen bir ünlem sanki
    Cuma öğleden sonraları!

22 Aralık 2010 Çarşamba

BEŞ ŞİİR




Göğe doğru parmağım hayalet yapar gibi
Ellerimi en çok o vakit anlıyorum
Lavanta kokuları perdelerle bir olup
İşte bu ahval üzre yaşadım sanıyorum

Kış gribi nev zuhur a la charte yemekler
Efendimin postunda modernlik taslıyorum
Kayıtsız kaldığımdan mesela politiğe
Secdeye kapaklanıp siyaset okuyorum

Akşam karanlığında medrese çırılçıplak
İstanbul üzerine çok soğuk titriyorum
Avlusu gıcır gıcır edilmiş Osmanlının
Taşlar kadar görkemli dualar ediyorum

Anahtarı kilitte iki kez dönen kapı
Buz gibi soluğumla hafifçe itiyorum
Giriyorum evimde made in heaven şarkılar
Beyaz tenli sesinden ve fena oluyorum

Penceresi denize gülümseyen mahviyet
Kamuya açık yara ne biçim kanıyorum
Alengirli bir laf çak sessizlik faydalansın
Eskiyi isyan ettim şiddetli susuyorum

Efendimin dizleri yollar gibi incinmiş
Merhaba Türk şiiri! Seni de seviyorum
Sensin sanki dilimde biriktikçe aşk olan
Durup dururken bazı şekiller çiziyorum

Beni görsen Sen derdin, kırk kalemle kırk verem
Geceye bir elif miktarı uzuyorum
En son nerde kalmıştım nerde normal çiçekler
Çıldırmaya müsait yerlerde iniyorum


Gözümü esir alan trenler coğrafyası
Gitmek gibi temmuza güneşe bakıyorum
Uzun metraj düşlerin kısa metraj günleri
Efendim görsün diye hayaller kuruyorum

Tek kişilik sinerji oda orkestrası tamam
O da olsaydı keşke bu odada diyorum
Ağzımı açar açmaz sonsuz kanaviçeler
Ahşap sokaklar gibi yağmuru bekliyorum

Kılavuzum karınca sabır taşıyor bana
Kurda kuşa gömleğimden alfabe dikiyorum
Annesi yağmur olan ağaç ki o benim
Duası fazla kaçmış yağmurdan korkuyorum

Bir yudum çay karanfil bir yerde gölgesi gül
Birazı levh-i mahfuz yazılar buluyorum
Sanki cennet akacak kestiğimde sözünü
Sanki ben evet duman ne güzel yanıyorum


Dergah 293, temmuz 2014


20 Aralık 2010 Pazartesi

S A A T L E R



Dedem ömrü boyunca bir fıkıh kitabına sadık kaldı.Bizlere hep o kitaptan okur ve mesela namazı nasıl kılmamız gerektiğini uygulamalı olarak gösterirdi.Ayaktayken ayaklarımızın arasındaki mesafe bile çok önemliydi.Dua ederken ellerimizi nasıl açmamız gerektiği bile namazın kabul şartlarındandı.Çabuk öfkelenir, anlattıklarını bizde de görmek ister ve hepimizin namazı nasıl kıldığına tek tek bakardı.Bütün torunlara sirayet eden bu pratikler başta zevkli başlar sonra eziyete dönüşürdü.Ama hepimizde dedeme yaranma isteği de olmuyor değildi.Onu mutlu edince biz de mutlu olurduk.O da görevini yapmış bir insanın huzuru içinde “islamın diğer meseleleri”ne vakit ayırırdı: Mesela çukulata kağıtlarından çoğu Osmanlıca olan kitaplarını kaplamak,Diyanet takviminde gördüğü kendince yanlışları düzeltsinler diye diyanete mektup yazmak,solmuş beyaz defterlere dualar yazmak,hastalanıp dedemden medet uman köyün yaşlı kadınlarına muskalar yazmak,kavanozdaki suları okumak,ezan dinlerken gerçekten de berbat okuyan imamı eleştirip hakkında ıslah edici dualar etmek….Ebem bozulmuş bir yemeği çöpe dökmeye çalışıyorsa onu uyarıp israf üzerine hadisler okumak hatta bunları gelinlerine daha bir şevkle tekrarlamak,namaz vakti geldiğinde abdest alırken bizi izleyip tastaki suyu ölçülü kullanmamız gerektiğini onuncu kere hatırlatmak…Aslında bunlardan çoğu zaman rahatsız olmazdık.Ama ebemin azarlarcasına söylemesi bizi kızdırırdı.Belki ebem de dedeme çaresiz şirin görünme telaşıyla yapardı bunu…Ama onun otoritesi dedem kadar olmadığından ona cevap verirdik.Dedemde bizi korkutan neydi diye düşündüğümde bunun gerçek bir korkudan ziyade dedemin dünyasını bozmama, onun bize büyük olduğunu hatırlatmasına izin verme ve her şeyi idare ettiğini sanmasına acımasızca göz yumma olduğunu anlıyorum.Çünkü dedemin üzerimizdeki otoritesi aslında hiç sarsılmayabilirdi.Ama ne zaman ki biz küçükler annemin veya dayılarımın gizli gizli dedemi eleştirdiğini duyduk o andan sonra dedem bizde hükmünü yitirdi.Bütün nasihatlerini yaşlı adam huysuzlanmasın idare edelim havasında dinledik.Biz de biliyorduk belki dedem de biliyordu:eğer bize dini bir üslup içinde kendini hatırlatmasa evin bir köşesinde eli öpüldükten sonra seyirlik bir nesneye dönüşebilirdi. O böyle olmayı asla kendine yediremezdi ve biz de aslında böyle olmasını istemezdik. Yoksa çocukluğumuzun bir yanı eksik kalırdı. Kimsenin birbirine söylemediği gizli ve masum bir oyunu oynardık onunla.Bütün aile her şeyi bilirdi.Çünkü sonra biz anne babamızın dinine ve terbiyesine kalırdık nasıl olsa.Ama onların da içinde dedemin ve onun dininin ruhu az buçuk dolaştığından bazen onların seslenişlerinden dedemin eski sesi de duyulurdu.


Köye gittiğimizde daha eve girmeden o evin kokusunu duymaya başlardım.Temiz ve eski çocukluğun ta kendisi olan bir kokuydu.Birazı minderlerden, kilimlerden, birazı yıllanmış arap sabunlarından, “kesik” dediğimiz bahçedeki elma ağaçlarından topraktan, taşlardan, farelerin kemire kemire bitiremediği raftaki dedemin eski kitaplarından, elbiselerden, tozdan yükselirdi o koku ve  hala burnumun ucunda bekliyor sanki….Bütün bu karışım evin ve odaların gerçek ruhuydu ve dedemgili ele geçirmişti.Biz kısa süreliğine o kokuya misafir olurduk.Çok severdim o kokuyu.Nerden yükseldiğini anlayamazdım.Uyumaya çalışırken kokladığım yastıklar kokunun sırrını biraz açardı.Sofradaki yemekler buram buram açık ederdi kokuyu…Tahta kapılardan, dedemin sarığından, “hayat” dediğimiz sofadan, mutfaktan,kapının yanındaki su dolu küpten, ocaktaki alevden, annemin çocukluğundan yükselirdi koku…

Annem dedemgildeyken bana hiç kızmazdı.Aslında yaramaz bir çocuktum ve her gün azar işitirdim ondan.Ama dedemgildeyken hep övülecek taraflarımızı anlatır,yaramazlıklarımı bile küçük seslerle geçiştirirdi.O zaman annem gözümde büyürdü ve onu daha çok severdim.Belki de korku ve annelik hissini hiç katmadan, onu, o evin içinde gerçek varlığıyla görür ve öyle severdim.Annem hep düşünceli bir güzellik içinde görünürdü gözüme dedemin yanındayken.Ben de onun oğlu olmaktan mutlu olur ve annemin gözüne girme telaşına kapılırdım.Sadece namaz vakitlerinde çok sıkılırdım.O zaman annem de dedem gibi davranır ve abdestimi almam gerektiğini söylerdi.Dedem uzun sureler okurdu namazda.Namazdan kaçamazdım çünkü nasıl olsa dönüp dolaşıp hesabını verecektim kaçışımın.


Sofrada her yemek gözüme güzel görünürdü.Güzel ve bereketli belki.Ayrı bir tadı olurdu o yemeklerin.O zaman annem, Hep bir olunca yeniyor, derdi.Ama dedemin gergin havası sofraya da çökerdi.Dayılarıma hala nasihat etme derdinde olurdu ve onlar da mümkün olduğunca sineye çekerlerdi bunları…ebem aslında dayılarımın tarafındaydı hep.Ama bazen o da dedemin anlattıklarının etkisinde kalıp, ayet ve hadis geçtiyse konuşmada, birden rolünü unutup, dedemin sözlerini alttan alta desteklemeye başlayınca dayılarımın ve bizim yüzümüzde komik bir şaşkınlık belirirdi.Dedeme bir şey diyemeyen dayılarım ve teyzem kısık seslerle ebemi uyarırlardı yangına körükle gitmesin diye….Ebem birden hangi tarafta olduğunu hatırlar, meseleyi yeni anlamış gibi yapıp kurnaz bir “heeee” çıkarırdı dilinden…Aslında ebem ne tarafta olduğunu dedem yaşarken pek anlamadı…

Dedemin koyu mavi eski bir cübbesi vardı. Çocukluğumun unutulmazlarındandır o cübbe… Hiç değişmedi, sarık da aynı kaldı.Ama son zamanlarda krem rengi bir cübbe giydi, son birkaç yıl ama…Sembol olamadan o hırka, dedem çocukluğumun sonundaki bir resme dönüştü ölünce….Onu en son ölümünden 8 ay önce Ankara’da dayımın evinde gördüm.Aynıydı.Namazlarımı kaçırmamamı tembihledi.Elini öpünce, yine yanaklarımdan tutup alnımdan hızla öptü. Sonra odasına çekildi,kitaplarına,kağıtlarına…Hep bir şeyler yazardı.Kağıdın üzerine eğilir,eğildikçe gözleri büyür,dünyadan uzaklaşır,Osmanlıca harfleri güzelce yan yana dizerdi.Bazen yazdıklarını heyecanla bize okurdu.Okuması da konuşması da hiç sıkmazdı.Hızlı ve güzel konuşurdu.Hiç bir şey yapmadan oturmak onu sıkardı.Ya konuşurdu bizlere,ya okur ya da yazardı.Geri kalan zamanları zaten ibadetle doluydu.Mesela bizi dinliyorken sakalını sıvazlamaya başladıysa, anlardım ki sıkıldı ve birazdan kendi dünyasına gidecek.

Biraz daha dinç olduğu zamanları şöyle hatırlarım: Yemek yenmiş. Ama dedem her zamanki minderinde ve iki dizini dikmiş.Fesi sağ dizinde.Eli ara sıra fesinde, ara sıra da başını kaşımakta ve dayılarımın biriyle ya da bir kaçıyla ciddi bir şeyler konuşmakta.Ciddi şey dediysem muhtemelen tarla, arazi ya da bir ortaklık davasıdır.Dedem yine haklıdır ve köyden birini çekiştirmektedir.Dedem inatçıydı da.Yıllar süren davaları olurdu tarla komşularıyla.Yok, ağacı kim kesti,yok sınır taşı biraz bizim tarafa kaymış.Sonradan bu konuşmalar yerini dedemin hastalıklarıyla ilgili konuşmalara bırakır ve dayılarım sabırla doktora gitmesini söylerler, karşılığında dedemin hastalık ta şifa da Allah’tan diyen inatçı konuşmalarını dinlerlerdi.Giderdi gitmesine ama doktorlara değil, dualara inanırdı hep…Bazen özellikle Mustafa dayımla dini konularda yaptığı tartışmalar kavgaya dönüşür ve dedem onları dinden çıkmakla suçlardı.Dayımın tiz sesiyle parmağını dedeme uzatıp elinde kitap konuşması aklımdadır.Ama dedem için İslamiyet İmamı Birgivi’nin “Tarikatı Muhammediye” kitabıydı…Başka bir yorumu katiyyen kabul etmezdi.Ali dayım dedemle kavga etmez hatta Mustafa dayıma kızardı.O bilirdi dedemle tartışılmayacağını.Ama Mustafa dayım babasını tanımak isteyen bir çocuğun merakıyla sanki şansının denerdi.

Dedem bana hiç ölmeyecekmiş gibi gelmiştir hep... Yaşlı ve hastaydı.Ama benim gözümde hep bize namazı ve abdesti anlatan o sağlam ihtiyar olarak kaldı.Ne olursa olsun onun yaşadığını ve hep de yaşayacağını hatırlar ve kendimi iyi hissederdim.Dedem yaşadığı müddetçe ben onun torunuydum ve her gördüğümde bana nasihatler edecek ve ben onun sesini dediklerini yapmasam bile sağlam bir geçmişten gelen eski ve güzel bir ses olarak dinleyecektim.Elini öpmekten mutluluk duyduğum tek o vardı.En yaşlı oydu ve el öpmek asıl anlamını onun zayıf ellerini öperken kazanıyordu.Tamam, son yıllarını bir sürgün gibi yaşadı bizim ve dayılarımızın yanında.Köydeki evleri yıkılmıştı ve bakıma muhtaçtı.ebem de hastaydı.Ama dedem hep köyü hep kendi evini özledi.Bunu sık sık söylerdi.Son kurduğu hayal yine köye dönmek ve evi onarıp orda yaşamaktı.Ama kaldığı her evde ben onun kokusunu duydum.


Bir Ekim akşamı annem aradı. Sesi ağlamaklıydı ve  “Oğlum deden öldü ya” dedi.14 Ekim 2002’de bir gece, dayımı yanına çağırmış.Vasiyetiyle ilgili bir şeyler söylemiş ve dayım Kur’an okurken dedem “memleketine” dönüvermiş.Ebem “Oğlum deden aldattı ya bizi” dedi.

Ben hala anlayamam öldüğünü duyunca niye hıçkıra hıçkıra ağladığımı.Dayımı aradım ve niye bana haber vermediniz cenazesinde ben niye yoktum diye sesli sesli yine ağladım.Telefonu kapattım ve kendimi mahiyetini tam bilemediğim bir boşlukta yine ağlarken buldum.


Ben hala bu satırları yazarken gözlerimi yaşartanın ne olduğunu bilemiyorum.dediğim gibi ben onu hiç ölmeyecek sandım.O da öldüyse neyin varlığına bel bağlayıp varlığımı sağlama alayım ki?

O, bir gün dönülecek güzel kokulu bir evdi.

İçimizde yaşayıp duran ahret inancıydı o…

Bizi birbirimize bağlayan büyük hafızaydı.

İnsanın dedesinin ölümü çocukluğun ölümüdür. Kaç yaşında olursam olayım dedem vardı ve ben onun torunuydum.

Yine de anlayamıyorum öldüğünü duyduğumda niye sarsıla sarsıla ağladığımı…Galiba sırtımı dayadığım bir his tarihinin yıkıldığını hissettim.